Cenevre Gündemi ve Rojava’nın Geleceği

Mutlu Çiviroğlu ile Rojava Üzerine

Suriye’deki Kürt meselesini yakından takip eden ve uluslarası saygın basın kuruluşları tarafından Türkiye ve Suriye’deki Kürt sorunu üzerine görüşlerine sıkça başvurulan Washinton DC yaşayan gazeteci Mutlu Çiviroğlu’yla Rojava gündemini konuştuk. Çiviroğlu’nun yazıları Radikal, İlke Haber, ve Rudaw’ın İngilizce baskısında yayınlanıyor. Kendisini Twitter’da @mutludc’den de takip edebilirsiniz.

Oldukça uzun olan röportajımızın ilk bölümünde yakıcı Cenevre 2 gündemini enine boyuna tartıştık. İkinci bölüm yarına ve Rojava’daki özerklik ilanı, otonomideki siyasi, ekonomik ve sosyal koşullar üzerine…

1. Bölüm – Cenevre’ye Kürtlerin katılımında son durum

Kürtler hem meydanlarda hem de Twitter’dan #KurdsmustbeinGeneva2 hashtag’i ile yürüttükleri Rojava eylemleri ile gündemde. Bildiğimiz kadarıyla geçtiğimiz hafta içerisinde sosyal medya ağında geçici bir süre için en fazla trend eden hashtag konumu kazandı. Bu konudaki duyarlılığa bakarak sormak istiyorum, Cenevre’ye üçüncü, bağımsız bir taraf olara katılmak Kürtler için neden önemli?

Şu açıdan önemli: Şu ana kadar Kürtlerin tarihi hep başkaları tarafından yazıldı. 2. Lozan vurgusu da buradan kaynaklanıyor. Yani Kürtlerde büyük bir kaygı var, Lozan’ın tekrar etmesi kaygısı. Ülkelerinin bölünmesi, gelecekleri ile ilgili kararların başkaları tarafından alınması kaygısı çok fazla. O yüzden de Cenevre gibi Suriye’nin geleceğinin tartışılacağı bir platformda Kürtler de söz sahibi olmak istiyor. Şu ana kadar Kürtlerin meselelerini hep başkaları tartıştı ve karara bağladı. Kürtlerin iradesi hiçe sayıldı. Bir kere daha böyle bir durum yaşanmaması için Kürtler hem sokak eylemleriyle hem diplomasiyle hem de Twitter gibi yaygın bir sosyal medya ağı kullanarak kamuoyu yaratmaya çalışıyorlar.

Birleşmiş Milletler ve ve ABD ‘nin Kürtleri SMDGUK (Suriye Devrimci ve Muhalif Ulusal Konseyi) şemsiyesi altında Cenevre’ye katılmaya teşvik ettigini biliyoruz. ABD’nin hesabı ne, Kürtleri bu Arap eksenli koalisyonuna ekleyerek ne sonuç almayı umuyor?

Bir kere Washington’un resmi politikası o, yani statükoyu korumak. Bölgeyi merkezi hükümetler ekseninde yönetmek. Mesela bunun Irak’taki yansıması ‘herşey Bağdat üzerinden olsun’ şeklinde. Suriye’de bu merkezi rolü Suriye Ulusal Konseyine vermeye çalışıyorlar. Bu mantığa göre Suriye’yi SMDGUK temsil ettiğine göre bütün muhalefet SMDGUK çatısı altında yer almalı. Bu birinci sebep. İkincisi, Türkiye başta olmak üzere bir takım bölge ülkeleri, mesela Suudi Arabistan ve Katar, Suriye’de taraflar. Bunları ve diğer Arap ülkelerini karşısına almak istemiyor. Örneğin Türkiye, her ne kadar ‘barış’ görüşmeleri yürütüyoruz dese de, Suriye özelinde sürekli olarak Kürtleri dışlayan – ki önce Kürtler yokmuş gibi davrandı, sonra Kürtler tamam ama PYD olmaz dedi, daha sonra ise PYD ile konuşurken bile bir yandan da PYD’nin tabanını zayıflatacak girişimlerde bulunmayı sürdürdü, Kürtlere karşı radikal İslamcı grupları destekledi. Türkiye’nin bu Kürt karşıtı politikası ABD’yi etkileyen bir faktör. Kürtlerin sahneye çıkmasına olan direncin bir sebebi de bu.

Peki Kürtler tek ses mi? Bildiğim kadarıyla KDP çizgisindeki El Parti ve belki bir grup daha SMDGUK altında Cenevre’ye katılmaya hevesli gibi gözüküyorlar

Doğru. Rojava’nın yapısı çok parçalı, ben her zaman vurguluyorum. Kürtlerin şu anda 20’ye yakın partisi var ama bu partilerin çoğu tabela partisi, yani ismi var kendi yok partiler. Yani gerçek anlamda partiden bahsettiğinizde, ki artık bunu hem iç hem de dış kamuoyu biliyor, hem toplumsal, hem siyasal ve askeri açıdan, PYD’nin büyük ağırlığı var. Tabii Abdülhakim Beşar’ın liderliğini yaptığı KDP’nin Suriye kolu olan PDK-S de var, ancak onun gücü de daha çok manevi. Aslında KDP çizgisi bile dört ayrı partiye bölünmüş durumda ancak Beşar’ın sekreteri olduğu parti Kürdistan Bölge Başkanı Sayın Barzani’nin desteğini alıyor. Bir de Azadi partisi var ki onlar da iki kola ayrılmış durumdalar. Bunlar genelde Erbil merkezli, yani liderler kadroları Erbil’de yaşıyor ve oradan destek alıyorlar. Yani politik partiler arasında bir birlikten, bütünlükten söz edemeyiz, çokbaşlılık var. Ancak halk düzeyinde böyle bir bütünleşmenin PYD etrafında oluştuğundan söz edebiliriz. Yani o siyasi bölünmüşlük halkın PYD etrafında toplanmasıyla bir ölçüde aşılmış durumda ama pratikte 20’ye yakın parti varlığını sürdürüyor. İşte ENKS dediğimiz Kürt Uulusal Konseyi’de bu partiler, gençlik örgütleri ve çok sayıda şahsiyetten oluşuyor. Ancak ENKS içinde de bir çiftbaşlılık var. Bir tarafta El Parti’nin başını çektiği PYD’ye ters bir siyaset izleyen grup var. Öte yandan PYD içinde yer almayıp geçici yönetimi destekleyen, YPG’yi ulusal güç olarak gören, yakın duran gruplar da var. Cenevre konusunda 3 hafta önce Erbil’de yapılan toplantılarda her iki tarafın bir araya gelmesi, Suriye muhalefetin bağımsız bir heyetle katılma istemini ortaya atması aralarında çelişkiler olsa da uluslarası platformlarda Kürtlerin biraraya gelebileceğini gösterdi. Ama gelinen noktada Rojava Kürtlerinin tek sesli olduğunu söylemek de gerçekçi değil.

Suriye bir çok irili ufaklı gücün proxy savaş alanı durumunda. Ne yazik ki bu Kürtler için de bir süredir gecerliydi. Ancak geçtiğimiz yıl sonunda PKK ve KDP bir uzlaşmaya vardıklarını söylediler. En azından yapılan açıklamalardan kamuoyunda böyle bir intiba oluştu. PKK ve KDP arasında bir Rojava mutabakatından söz edilebilir mi?

Ben iki tarafla da yaptığım görüşmelerde sizin belirttiğiniz gibi bir izlenim edindim, yani bir anlaşma olduğu yönünde. Ancak bu mutabakatın nasıl pratikleşeceğini görmenin zamanı da henüz şimdi geliyor. Bunu gerçekten görmek için pratiğe bakmak gerekecek. ENKS Cenevre’ye nasıl katılacak? ENKS adına kim gidecek? O ismin seçiminde PYD’ye danışılacak mı? Örneğin benim aldığım bilgi, ki bu şu an için kesin değil, SMDGUK adına toplantılara 9 kişinin katılacağı söyleniyor. Koskoca SMDGUK’ndan 9 kişi katılacaksa bu şu anlama geliyor: Kürtlere bir ya da iki kişi verilecek. Bu bir-iki kişi kim olacak? Eğer PYD’nin benimsemediği isimler olursa ve ENKS kendi başına hareket ederse bu söz konusu mutabakatın kağıt üzerinde kaldığını göstericek.

Bir de işin şu boyutu var: ABD SMDGUK’nu muhatap kabul ediyor. SMDGUK’nun ise kökleri dışarıda. Yani merkezi Katar’da ve Türkiye’nin, Suudi Arabistan’ın, Katar’ın, Batı’nın desteklediği bir organizasyon. Ülke içinde savaşan gruplar, mesela Özgür Suriye Ordusu, radikal İslamcılar hepsinin SMDGUK bizi temsil etmiyor diye açıklamaları var ve Cenevre’ye katılmayacaklar. Bir de daha çok solcu, ilerici Suriyeli örgütlerin üyesi olduğu, PYD’nin dahil olduğu National Coordination Body (Ulusal Koordinasyon Komisyonu) isminde bir grup var. Mesela onlar da geçtiğimiz Çarşamba yaptıkları toplantıda katılmayacaklarını bildirdiler. Bunlar ülke içinde olan muhalefet ve SMDGUK’nu Batı’nın kuklası olmakla suçluyor. SMDGUK da bunları Esad yönetimine yakın olmakla itham ediyor. PYD Eşbaşkanı Salih Müslim aynı zamanda NCB’nin genel başkan yardımcısı. NCB’nin katılmama kararı almasından sonra PYD’nin önü tamamen kapanmış oldu. Böyle de bir durum var.

Peki PYD ile SMDGUK arasındaki anlaşmazlığın sebebi ne?

PYD SMDGUK’nu Vahabilerin, Selefilerin, Kürt düşmanı unsurların bölgedeki acendasını yürüten bir kurum olarak görüyor. Bunlar da PYD’nin Suriye’yi bölmek istediklerini iddia ediyorlar. Mesela Demokratik Özerklik ilanına yönelik açıklamaları çok sertti. Rejimin bile ses çıkarmadığı bir oluşuma karşı ‘Suriye’nin topraklarını bölüyorsunuz’ şeklinde saldırgan bir üslup kullandılar. O yüzden SMDGUK ile PYD’nin de üyesi olduğu Batı Kürdistan Halk Meclisi arasında çok ciddi sorunlar var. PYD’ye göre Rojava’ya saldıran Irak-Şam İslam Devleti, El Nusra, Özgür Suriye Ordusu, İslami Cephe… adı her ne olursa olsun bu saldırgan silahlı grupların arkasında SMDGUK. Bu koşullarda PYD’nin SMDGUK altında Cenevre’ye katılmasını beklemek zaten gerçekçi değildi. Ancak NCB altında girebilirdi ki NCB’de Cenevre’yi boykot ettiği için bunun zemini de artık kalmadı.

Bu tabloda belki de dağ fare doğuracak ve Cenevre hiçbir yere varmayan bir girişim olarak kalıcak. Bu gelişmeler ışığında Cenevre’nin Suriye iç savaşının çözümü yolunda hala kritik önemini koruduğu söylenebilir mi?

En iyi ihtimalle sancılı bir yolun başlangıcı olabilir.

Yani diyorsunuz ki gene de Cenevre’de temsil edilmekte fayda var?

Ben kısa vadede önemli bir sonuç beklemiyorum. Örneğin Esad olmayacak deniliyor, Esad yakın zamanda tam tersine güç kazanmış durumda, hem askeri hem de moral yönden. Muhalefet ise tam aksine paramparça oldu. Tamamen radikalleşti, El Kaide’nin kontrolüne girdi. İşte bakın ABD’nin Suriye büyükelçisi Robert Ford İstanbul’da. Cenevre’ye katılım biraz da ABD’nin çabaları ve ‘eğer katılmazsanız sizden tüm desteğimi çekerim’ uyarıylarıyla sağlanıyor. SMDGUK bu koşullarda nasıl, hangi güçle Suriye muhalefetini temsil edecek? Savaşan güçler SMDGUK’nu benimsemiyor. SMDGUK’nun Suriye içinde tabanı yok. Kürtler, Aleviler, Hristiyanlar, Dürzüler dışlanmış. O yüzden çok büyük bir ihtimalle dağ fare doğuracak. Burada yapılmak istenen ‘bakın işte diplomasi işliyor, uluslarası toplum savaşı durdurmak için çaba gösteriyor’ diyebilmek, ABD’nin biraz da amacı bu. Zaten Kerry’nin de bugün (Ocak 17) bir kaç saat önce bir açıklaması vardı, orada da şunu söylüyor ‘Kanın durdurulması için bir başlangıçtır. Ben de orada olacağım ve bundan sonra günlük olarak muhalefetle görüşeceğim’.

Suriye’deki Kürt meselesini yakından takip eden ve uluslarası saygın basın kuruluşları tarafından görüşlerine sıkça başvurulan Washinton DC’de yaşayan gazeteci Mutlu Çiviroğlu ‘yla Rojava gündemini konuştuk. Röportajın dün yayınlanan 1. Bölümüne buradan ulaşabilirsiniz .

İkinci bölümde Rojava’daki özerklik ilanını, yeni oluşumun siyasi, ekonomik ve sosyal koşullarını irdeledik… Üçüncü ve son bölüm Çarşamba’ya.

2. Bölüm

Bütün bunlar olup biterken, Rojava’daki Kürt yönetimi İsviçre’deki kantonlar model alınarak örgütlenmiş bir özyönetim modeli ve bunun hukuksal temelini oluşturan bir anayasa açıkladı. Etnik ve mezhepsel savaşlara boğulmuş Ortadoğu için bu hukuksal ve idari çerçeve yeni bir model oluşturabilir mi? Eğer öyleyse, hak ettiği ilgiyi görüyor mu?

Bence gayet güzel bir model oluşturuyor. Çünkü Kürtlerin oluşturduğu model diğer etnik, mezhepsel, dinsel kimlikleri ve azınlıkları da kucaklayan bir yapı. Ancak sorun, Ortadoğu’nun demokratik olmayan yapısında. Ortadoğu’yu yöneten devletler demokratik olmadığı için böyle bir sistem çok lüks gibi geliyor. Örneğin, Türkiye Batı’da İsrail ile birlikte bölgedeki en demokratik ülke olarak kabul ediliyor. Türkiye’de de ise olup bitenler ortada. O yüzden Rojava’nın Demokratik Özerklik modeline hak ettiği değer kesinlikle verilmediği gibi, bir de tehlike olarak da algılanıyor.

Bakın bugün Arap köyleri Halk Savunma Birlikleri (YPG)’ye sığınıyor, ‘Gelin bizi kurtarın’ diye. Siz de vivaHiba’da yayınladınız ‘Köyüne ihanet eden çocuk’ diye. O güzel özetliyordu durumu. Ben de gittim, yerinde gördüm. Gidiyorsunuz Serekaniye’ye, oradaki Hristiyan toplumu ‘Burası ancak YPG’nin kontrolüne girdikten sonra yeniden ibadet etmeye başlayabildik’ diyor. Yani insanlar kendi kimliklerini rahatlıkla ifade edebiliyorlar. Böyle dinsel ve etnik kimlikleri kucaklayan, ilerici, demokratik, kadının ön planda olduğu, laik ve Batı’ya dönük bir model var ancak Batı böyle bir durum yokmuş gibi davranıyor. Batı ülkeleri, maddi, manevi, diplomatik değer vermiyor, desteklemiyor. Bu da işin garip yanı! Örneğin Kürtlerin silahlı gücü olmasaydı oradaki El Kaide ile ilintili güçler 910 kilometrelik Türkiye-Suriye sınırının tamamını ele geçirecekti. Kürtlerin orada verdiği bir mücadele var, radikal İslam’ın önüne set çekmiş durumdalar. Buna rağmen Batı’nın bunu görmemezlikten gelmesi biraz da sürekli dile getirdikleri ‘demokrasi, insan hakları vb. kavramlarda pek de samimi olmadıkları izlenimini yaratıyor.

Yani kısacası Kürtler orada güzel bir model kurguladılar, bunu da pratikleştirip samimi olduklarını da gösteriyorlar. Ama ne yazık ki bu model 1) bölge güçlerinin anti demokratik yapısından dolayı, (2) bölgede etki olan uluslararası güçlerin kısa vadeli planlarına uygun düşmediği için hak ettiği değeri görmüyor.

Siz Rojava’ya gittiniz çeşitli defalar. Oradan çok sayıda yetkili, savaşçı ve sivil vatandaş ile de sık sık görüşüyorsunuz. Bazı izlenimlerimizi almak istiyorum. Örneğin, güvenlikten başlayalım. Rojava olarak isimlendirilen bölgede tümden bir YPG kontrolü var mı? Radikal İslamcıların ve Esad güçlerinin etkinliği nedir?

Rojava bölgesi Efrin’den başlıyor, Hatay’da Kırıkhan, Reyhanlı’dan başlıyor, Şırnak’a kadar uzanan bir bölge, 910 kilometrelik çok uzun bir alan. Mesela Cizre bölgesi dediğimiz bölge ile Kobani arasında Türkiye’de Akçakale’nin karşısına denk düşen bölgede hala radikal İslamcı grupların kontrolü var. Bu bölgeden geçişler hala çok riskli. Gene Urfa’nın Suruç’un karşısına denk düşen Kobani ile Efrin arasında, Türkiye’nin Kilis-Antep sınırına denk düşen Cerablus, Azaz bölgesinde, yine İslamcı grupların bir denetimi var. Kürt köy ve kasabalarının kontrolü tamamen YPG’nin elinde ama iki bölge arasındaki geçiş yolları bu silahlı gruplar tarafından kontrol ediyor.

Qamişlo’da ise özellikle havaalanı çevresinde rejimin sembolik varlığı var. Benim de bunu orada gözlemleme imkanım oldu. Ama şehirde rejimin varlığı çok sınırlı, YPG kontrolü söz konusu.

Bu ilginç bir husus! Havaalanı etrafında rejimin kontrolü olması ne anlama geliyor? Bu sürdürülebilir bir durum mu?

Rejim havaalanını kaybettiği anda orayı tamamen kaybedecek. Kendi üst kadrolarının nakli konusunda, silah nakli konusunda o havaalanı kritik önem taşıyor, elinden çıkarmak istemiyor. Kürtler için orayı almak aslında hiç sorun değil, ancak havaalanını alacağım diye Kürtler kendilerini rejime hedef haline getirmek de istemiyorlar. Kürtlerin uçakları yok, seyahat edecekleri müttefik ülkeleri yok, o yüzden havaalanının Kürtlere çok fazla bir getirisi yok ancak götürüsü var; rejimin çok fazla yönelimine maruz kalabilirler. Örneğin rejimin güçlü bir hava kuvvetleri var. Kürtlerin böyle bir saldırıya karşı kendilerini savunacak, pek güçlü silahları yok. O yüzden Kürtlerin tutumu şu: ‘Rejim havaalanında kalsın, şehire karışmadıkları sürece sorun yok’. İşte havaalanının özel durumu bu şekilde özetlenebilir.

Bir de şunu da hatırlatmak isterim. Biliyorsunuz Rojava bölgesi Mayıs ayından beri radikal İslamcıların ablukası altında. Ayrıca, Irak Kürdistan Bölgesi ile olan Sêmelka Sınır Kapısı da kapalı. Bu nedenle de temel ihtiyaçların bile karşılanmasında ciddi zorluklar var. Birleşmiş Milletlerin işte bu koşullarda yaptığı yardımlar Rojava’ya Qamişlo havaalanı yoluyla ulaştı. Havaalanının böyle pratik bir faydası da oldu.

Rojava şu anda birbirinden coğrafi olarak kopuk 3 ayrı merkezden oluşuyor. Bu uzun vadede sürdürebilirliği olan bir coğrafi model mi? YPG’nin, kontrolünde olmayan ara bölgeleri ele geçirip kesintisiz bir coğrafya yaratmak gibi bir amacı var mı?

Var. YPG de, bütün Rojava’lı Kürt siyasetleri de bu görüşü dile getirdiler. YPG Sözcüsü Rêdûr Xelîl kendisiyle yaptığım bir röportajda Azaz, Tel Abyad (ki Salih Müslim’in oğlu orada vuruldu) ve Cerablus gibi bölgelerin Rojava’nın bir parçası olduklarını olduğunu söylemişti. Yine, PYD muhalif olan Azadi’nin Sekreteri Mustafa Cuma da katıldığı bir programda Akçakale’nin karşısı olan Tel Abyad için Kürdistan toprağıdır, Rojava’nın parçasıdır dedi. Zaten YPG sözcüsünün de yaklaşık bir ay önce Radikal’de yayınlanan röportajımda söylediği şey ‘Buraları da alacağız’ idi. Sanırım YPG biraz uygun zamanı bekliyor. Biliyorsun bu bölgelerden Rojava’ya yönelik sürekli saldırılar düzenleniyor. Bu bölgedeki cihatçı grupların birbirine girdiğinden bahsettiniz. Bu doğru. Ancak Rojava söz konusu olduğunda birbirleriyle olan itilaflarını kenara bırakıp bir araya gelebiliyorlar. Örneğin son birkaç haftadır Qamişlo etrafında artan çatışmalarda bu gruplar beraber hareket etmişler. Bu da şunu gösteriyor, kendi içlerinde iktidar savaşına girseler bile Kürtler söz konusu olduğunda bir araya gelebiliyorlar. Tekrar sorunuza dönecek olursak, evet, YPG’nin orta ve uzun vadede böyle bir planlaması olduğunu düşünüyorum.

Bütün bu karmaşa içerisinde bir yandan da Rojava yönetiminin sağlık, eğitim, sosyal ve kültürel hizmetleri de geliştirmeye çalıştıklarını biliyoruz. Bunlar nasıl gidiyor? Kişisel gözlemlerinizi aktarabilir misiniz, bir devlet altyapısı oluşuyor mu?

Evet, altyapı oluşuyor. Mahkemeler kuruluyor. Okullar açılıyor. Ben oradayken mesela Qamişlo’da bir Kürtçe dil okulu açılıyordu. Trafik düzenlemesi yapılıyor. Sağlık altyapısı hazırlanıyor. Asayiş denilen YPG’den ayrı bir polis gücü var. Bütün bu çalışmalar sürüyor ancak koşullar çok ağır çünkü bölge dünyadan izole edilmeye çalışılıyor. Bölge aslında Suriye’nin en zengin bölgelerinden biri, tarım ambarı. Petrolü var. Ancak bir tane bile fabrika bile yok. Baas bölgeyi cezalandırmış, geri bırakmış. Altyapıyı oluşturacak araçlar çok yetersiz. Hepsi sıfırdan üretilmeye çalışılıyor. Bir de abluka var bahsettiğimiz. Buna karşın insanlar büyük bir çaba içerisindeler. Mesela bugün gelen bir haber tarım kooperatiflerinin oluşturulduğu yönünde. Yani insanlar abluka var deyip oturmuyorlar, ellerinden geldiğince altyapıyı geliştirmeye çalışıyorlar.

Gayrimüslim, Arap ve diğer dinsel ve etnik azınlıkların Özerk Yönetim ile ilişkileri nasıl?

Üç türlü Arap’tan bahsedebiliriz. Bir, Rojava’nın yerlisi olan Araplar. Bunların Kürtlerle ilişkileri çok iyi. YPG ve Geçici Hükümet içerisinde yer alıyorlar, yönetimi destekliyorlar ve yönetim tarafından da destekleniyorlar. İkinci grup, Baas rejiminin bölgenin demografik yapısını değiştirmeyi hedefleyen ‘Arap Kemeri’ politikaları ile Rojava’ya yerleştirilmiş Araplar. Kürtler bu insanların da mağdur olduğuna inanıyor. Bu insanlara tazminat ödenerek geldikleri yerlere gönderilmesine, Kürtlerden zorla alınan toprakların da geri verilmesini talep ediyor. Bu sonradan gelen Araplar daha çok rejime yakın duruyor çünkü rejim onlara mal, mülk, arazi vermiş. Üçüncü olarak da çeşitli Arap ülkelerinden gelen cihatçı Araplar var. Kürt liderler ‘Bunların Rojava’da yeri yok’ diyorlar.

Diğer azınlıklara gelirsek… Mesela ben Serekaniye’den örnek vermek istiyorum. Biliyorsunuz tam Ceylanpınar’ın karşısına denk düşüyor ki iki kasabanın adı da Kürtçe Serekaniye. Ben orada Ermeni Kilisesine de gittim, Süryani kilisesine de gittim. Oradaki değişik cemaatlerle görüştüm. Serekaniye’yi oradaki Arap, Ermeni, Kürt, Çeçen, Süryani, vb. kesimlerden oluşan Barış Meclisi yönetiyor. YPG onlara bağlı. Böylesi bir uyum var. Bu Qamişlo’da da böyle, diğer bölgelerde de. Bu kesimler Kürtleri kendilerine koruyucu olarak görüyorlar. Örneğin Suriye’nin diğer bölgelerine gidin, kilise kalmamış, yakılmış yıkılmış. Ama Rojava’da kiliseler sapasağlam, ibadete açık. Bu Kürtlerin bakış açısından kaynaklı. Kürtler bunu tehdit değil zenginlik olarak görüyor. Ayrıca şunu da hatırlamak lazım, Kürtler de kendi aralarında bir çeşitliliğe sahipler. Ezidisi var, Alevisi var, Sünnisi var, Musevisi var… Suriye’nin geri kalanında muhalefetin radikalleştiği bir ortamda azınlıklar Rojava’da bu açık, toleranslı ortamı kendileri için bir şans olarak görüyorlar. Demokratik Özerklik’i destekliyorlar, YPG ve Asayiş içerisinde her seviyede yer alıyorlar. Hatta geçen hafta Süryani Birliği resmi olarak YPG’ye katıldığını açıkladı. Bu büyük bir askeri birlik. Daha önce de Arap birlikleri katılmıştı. Bu da şunu gösteriyor, YPG birçok çevre tarafından sadece Kürtlerin deği, Rojavadaki diğer halkların da askeri gücü olarak görülüyor..

3. Bölüm

Suriye’deki Kürt meselesini yakından takip eden ve uluslarası saygın basın kuruluşları tarafından görüşlerine sıkça başvurulan gazeteci Mutlu Çiviroğlu ‘yla Rojava gündemini konuştuk. Röportajın birinci ve ikinci bölümlerinde Cenevre gündemi ve gelişen Demokratik Özerklik sistemini değerlendirmiştik. çüncü ve son bölüm Rojava’daki Kürt muhalefeti ile ilişkiler, PKK ve Öcalan’ın Rojava’daki etkisi, ve Kürt Hareketi ile ABD’nin ilişkileri üzerine konuştuk.

Rojava yönetimiyle etnik ve dinsel azınlıkların memnun olduğunda ve uyum içinde çalıştığından söz ettik. Fakat bir yandan da KDP çizgisindeki partilerden Rojava yönetimine yönelik çok sayıda suçlama geliyor. PYD’nin diğer Kürt yapılarına tahammülsüzlüğünden söz edilebilir mi gelinen noktada?

PYD şunu söylüyor: ‘Burada bir sistem kurmuşuz ve kanunlara göre halkın ihtiyacı olan hizmetleri sunmaya çalışıyoruz. Suça bulaşan insanlar kim olursa olsunlar mevcut kanunlara göre cezalarını çekecekler. Ama bu partiler kendi elemanlarının görüşlerinden dolayı baskılara maruz kaldığını söylüyorlar.’

PYD yetkilileri şöyle bir örnek de sunmuşlardı kendilerine bu tür iddiaları sorduğumda. ‘Adam eroin, esrar kaçakçılığı yapıyor ve yakalanıyor. Yaptığı kameralarda görüntülenmiş. Hemen işi siyasete döküyor. Ben Azadi Partisi üyesiyim, PYD beni siyasi görüşümden ötürü yargılıyor’ diyor. Bundan 4-5 hafta önce benim sunduğum canlı bir tartışma programında Azadi lideri Mustafa Cuma, PYD’den Dr. Nasır Hacimansur ve ENKS içinde yer alıp El Parti ve Azadi’den farklı bir çizgide olan üç konuğum, Sol Parti’den Muhamed Musa vardı. Cuma ‘PYD bizim arkadaşlarımızı yakalıyor, tutukluyor, kimseye izin vermiyor’ diye aynı eleştiriyi getirdi. PYD temsilcisi bu iddiaların asılsız olduğunu söyledi. Musa da ‘Bana bu siyasi görüşleri yüzünden içeri alındığını söylediğiniz kişi veya kişilerin adını verin, canlı yayında sizlerin huzurunda söz veriyorum. Bizzat kendim Asayiş ile görüşüp bu kişilerin salıverilmesini sağlayacağım. Ancak bu kişiler kriminal sebeplerden ötürü tutuklanmışsa da, bunu siyaset malzemesi yapmayın’ şeklinde konuştu. Hatta benimle birlikte programı sunan meslektaşım ‘Sayın Cuma, isim verebilir misiniz?’ dedi. Mustafa Cuma tutuklandığını iddia ettiği kişilerin isimlerini veremedi. Şunu söylemek istiyorum: İnsanlar gerçekten siyasi görüşleri nedeniyle mi baskı görüyorlar kesin bilemiyorum ama benim gözlemlerim öyle olmadığı yönünde.

Yani diyorsunuz ki adi suçlara içeri alınmış bir takım insanlar siyasi gerilimi istismar ederek kendilerini kurtarmaya çalışıyorlar?

Evet, PYD’nin söylediği şey tam olarak bu. Açıkçası ben de orada bütün partileri yerinde ziyaret ettim, yönetici ve kadrolarıyla görüştüm, öyle bir baskı ortamı gözlemlemedim. Gayet demokratik bir hava esiyor, insanlar konuşuyor, istediklerini yapıyorlar. Florida’da bir panele katılmıştım, orada BBC’den gelen ve bölgeyi ziyaret etmiş bir gazeteci vardı o da aynı şeyi söyledi. Bu açıdan bu tür ithamlar bana açıkçası çok gerçekçi gelmiyor.

Rojava’dan gelen resimlerde okullarda, askeri törenlerde, savaşçıların cenazelerde Abdullah Öcalan posterlerinin çokluğu dikkatimi çekiyor. Orada Abdullah Öcalan’ın manevi liderliğinde mi oluşuyor bu yeni devlet?

Abdullah Öcalan’ın Rojava’daki etkisini öteden beri biliyordum ancak işin bu boyutta olduğunu açıkçası ben de bilmiyordum. Her ne kadar PKK Lice’de doğsa da, Ankara’da öğrenci hareketi olarak gelişse de, PKK’yi PKK yapan biraz da Rojava. Oradaki sempati Türkiye’deki Kürtlerden belki de daha fazla. İnsanlar Öcalan’ı sayıyor, seviyor, değer veriyor. Öcalan’ın ulusal bir önder olarak manevi değeri azımsanmayacak bir noktada. Çünkü birçok ev Öcalan’ı misafir etmiş, onun konuşmalarına katılmış, evlerde resimleri var, arada güçlü bir bağ oluşmuş. PKK gerillalarının önemli bir bölümü de Rojava kökenli. Şimdi bir kısmı dönmüşler, kendi insanları içerisindeler. Yani arada çok güçlü bağlar mevcut. Bir de Türkiye Kürtleri ile Rojava Kürtleri arasında akrabalık ilişkileri çok fazla. Mesela bizim de Efrin taraflarında akrabalarımız var. Böyle binlerce aile var. Cizre ve Derik akraba, Nusaybin’le Qamişlo akraba. Ceylanpınar ile Serekaniye akraba. Dolayısıyla, bütün bu tarihsel, sosyolojik, toplumsal sebepler göz önüne alındığında Abdullah Öcalan’ın Rojava’daki nüfuzu şaşılacak bir şey değil. Bunu PKK’nin dışarıdan bir etkisi ya da müdahalesi gibi görmemek lazım. Öcalan adeta oradan birisi gibi. Bunu geçen ay Belçika’da görüştüğümde Salih Müslim’den de duydum: Bizler Öcalan’ın kitaplarıyla, felsefesiyle düşünsel olarak geliştik diyor. İşte böylesi bir bağ var, bunun çok iyi okunması lazım.

Manevi, düşünsel bağı açıkladınız. Peki, orada PKK’nin fiziksel bir varlığı söz konusu mu? Özellikle de Türkiye’deki ‘Barış Süreci’ ile birlikte PKK Kandil’den Rojava’ya doğru kadrolarını kaydırdı mı?

PKK içindeki Rojava’lı insanların geri döndüğü bilinen bir durum. Bu insanların YPG’nin içinde üst kademelerde olduğu ve siyaset içinde oldukları da biliniyor. Ancak Kandil’den gelen başka insanların orada olup olmadıklarını konusunu bilmiyorum. Benim öyle bir gözlemim olmadı.

ABD’de yaşıyorsunuz ve ABD’nin Suriye politikasını Kürtleri de kapsayacak tarzda değiştirmesini öneren bir yazınız geçtiğimiz hafta vivaHiba’da yayınlandı. Yine Türkiyeli gazeteci Amberin Zaman’ın Batı’ya yönelik benzer çağrıları oldu. Sesinizin duyulduğunu düşünüyor musun? Yakın zamanda ABD’nin politikasında bir revizyona gitmesini bekliyor musunuz? Ve bu soruyla bağlantılı olarak bir de şunu gözlemimi paylaşmak istiyorum: Özellikle Ortadoğu ülkelerinde ABD’nin dünyada olup biten her şeyden haberdar olduğu, bütün politikalarını çok ince hesaplarla en üst düzeyde bilgiye dayalı olarak yaptığı ve her şeyi ve herkesi kontrol edebildiği, gelişmelere yön verebildiği yolunda yaygın bir inanış var. Gerçekte ise Amerikan’ın bazen çok sınırlı ve yanlış bilgi ve varsayımlara dayalı hareket ettiğini ve özellikle Ortadoğu’da önemli dış politika hataları yaptığını biliyoruz. Dolayısıyla Rojava hakkında da ABD’nin sağlıklı bilgilerle hareket ettiği ve stratejisini geliştirdiği son derece şüpheli. Sizin gibi hem bölgedeki gelişmeleri yakından takip eden hem de ABD’yi iyi tanıyan insanların bilgilendirici çalışmalarıyla ABD’nin politikasında zaman içerisinde bir değişiklik olabilir mi? Böyle bir beklentiniz var mı?

Öncelikle bu tespitinize tamamen katılıyorum. Özellikle Ortadoğu coğrafyasında her taşın altında Amerika’yı arama, Amerika’nın her şeyden haberdar olduğunu düşünme gibi bir yanlış algılama var. Gerçekte durum böyle değil. Ben Washington’da yaşadığım için ve mesleğimden ötürü çok rahatlıkla görebiliyorum: Karar mekanizmasında olan ve karar mekanizmasındakileri etkileyen insanlar birçok açıdan son derece yetersiz. Ezbere konuşuyorlar. Örneğin birkaç ay öncesinde bir skandal oldu: Dr. Elizabeth O’Bagy adlı bir kadın Suriye hakkında bir rapor yazıyor, ‘Suriye’de muhalefet radikal değil, Esad karşıtı güçlü bir seküler yapı var’ şeklinde. Hem Cumhuriyetçilerin dış politikasında etkili olan John McCain, hem de Dışişleri Bakanı John Kerry bu raporu referans alarak konuşuyorlar. O’Bagy’nin ise daha sonradan ‘Syrian Emergency Task Force (SETF)’ adlı Suriyeli muhalifleri destekleyen bir lobi grubunda siyasi direktör olarak çalıştığı ortaya çıktı. Yani bilinçli olarak çalıştığı grubu öne çıkarmak için bu tür raporlar yazıyor. Şunu söylemek istiyorum: Hem Cumhuriyetçiler hem Demokratlar böylesi bir insanı kaynak olarak kullanabiliyorlar. Daha sonradan bu kadının doktor olmadığı yani PhD’sinin olmadığı ortaya çıktı ve büyük bir skandal oluştu. Şunu söylemek istiyorum: Buradaki Suriyelilerle görüşüyorlar, onların ne gibi çıkarları olduğunu, ne kadar bilgili olabileceklerini düşünmeksizin, bir bakıma onların verdiği bilgilere dayalı siyasetler geliştiriyorlar. O yüzden ABD’nin bilgi kaynaklarının eksiz ve yetersiz olduğu fikrine katılıyorum.

İkinci olarak, Washington’daki bir takım etkili düşünce kuruluşlarının finansal kaynakları çoğu zaman bölgedeki petrol ülkelerinden, Suudi Arabistan’dan, Katar’dan, Kuveyt’ten geliyor. Böyle olunca bu ülkelerin menfaatleri doğrultusunda bazı konuları görmezden gelebiliyorlar. Kürt sorunu da böyle bir sorun yani Türkiye’nin ve Arap ülkelerinin açılmasını istemedikleri bir konu. İşin bir de bu boyutu var.

Üçüncü olarak, Kürtlerin yazı yazacak, lobi yapacak elemanları yetersiz, daha yeni yeni oluşuyor böyle kadrolar. Böyle olunca kamuoyunu etkileme şansları az. Kürt sorunu ve Türkiye ilerici toplumu burada çok çok yeni. Gelenler ise ya öğrenci, ya da kaçak olarak gelmişler, ayakları üzerinde yeni yeni durmaya çalışıyorlar. Ekonomik bir güç de değil buradaki toplum. O yüzden seslerini duyurmaları çok zor, zaman alıyor. Ama BDP’nin geçtiğimiz aylarda organize ettiği Kürt Konferansı (ki BDP bu konferansı ‘artık Kürt sorununu Kürtlerden dinlensin’ düşüncesiyle bunu organize etti) gösterdi ki bu konuya büyük bir ilgi var. Konferans salonu bütün gün sürmesine rağmen tıklım tıklımdı, insanlar ayakta izlediler, hem dışişleri bakanlığından, yabancı misyon temsilcileri, gazeteciler büyük ilgi gösterdiler. BDP bu tür konferansların mümkünse yılda iki defa tekrarlanmasından yana. Benim BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş’la Radikal için yaptığım röportajda o da ilginin beklediğinin çok üzerinde olduğundan bahsetmişti. Ben de orada Rojava panelini yönettim, bizzat o ilgiye, Kürt sorununu Kürtlerden duyma talebine şahit oldum. Bu tür konferansların önemli bir etkisi olacağına inanıyorum.

Bizlerin de CNN’de ve diğer yerlerde çıkan yazı ve röportajların mütevazi bir etkisi oluyorsa ne mutlu bize. Umut ediyorum ki ileride Kürtlerin kendilerini ifade edecekleri araçlar çoğalır, Amerika’daki karar vericilere ulaşmada yeni araçlar, imkanlar yaratırlar. Bu da Kürt Hareketinin ABD’ye yaklaşımda klasik düşünce kalıplarından ziyade biraz daha gerçekçi bir bakış açısı geliştirmesiyle daha da mümkün kılınabilir. ‘Her türlü kötülüğün arkasında ABD var’ düşüncesi ABD toplumunun yapısını, gerçeğini pek de yansıtmıyor. Sonuçta ABD’de de toplumun yapısı belli. Federatif sistem, yerel yönetimler, özgürlükler belli. Dolasıyla klasik yaklaşımdan ziyade daha gerçekçi, Amerika’yı daha iyi tahlil eden yaklaşımlar geliştirilerek bu ilişkinin gelişmesine daha önem vermeleri kendileri açısından daha iyi sonuçlar yaratabilecektir ki Kürtler hükümete, kongreye, sivil toplum kuruluşları ve düşünce kuruluşlarına daha fazla etkide bulunabilirler.

ABD ve Türkiye’deki Kürt Hareketi arasında çeşitli sebeplerle uzun zaman içerisinde çok fazla önyargı oluştu. Bu önyargıların kırılması halinde ABD Ortadoğu’daki çok sayıda otokratik, fundamentalist, yani antidemokratik seçenek içerisinde kendine daha yakın olan sivil topluma dayalı, gerçek laik, çoğulcu bir modeli Rojava’da bulabilir diye düşünüyorum. Bu önyargıların daha çok karşılıklı bilgi eksiğinden kaynaklandığını düşünüyorum. Ne diyorsunuz bu konuda?

Kesinlikle katılıyorum. Her iki toplum yapı olarak birbirlerine yakınlar, birbirlerinden alacakları çok şey var. Rojava’daki model Amerikan toplumunun bizzat burada yaşadığı sistem, Kürtlerin mücadelesine sempatik bakmaları için çok sebep var. İş biraz Kürtlerin kendilerini anlatabilmelerine kalıyor ki bu konuda Kürtlerin araçları şu an için çok az. Maddi güçleri ve insan kaynakları az. Bir de üzerine Amerika’ya klasik bakış açısı eklenince durum iyice güçleşiyor. Ama eminim ki insanlar tanıdıkça bakış açıları değişecek. Mesela Amerika’nın Sesi’nin muhabiri Jamie Dettmer Qamişlo’ya gimişti geçen ay, oradan çok etkilenmiş olarak döndü. İnsanlar Rojava’yı görüp, olanları yerinde görünce bakış açıları olumlu yönde değişiyor.

Amerika’da Kürt Sorunu genelde Türkiye’nin bakış açısı ile yani ‘terör sorunu’ olarak görüldü ve Washington’un siyaseti ağırlıklı olarak bu temelde şekillendi. Yine, yakın zaman kadar burada Kürtler adına yapılan faaliyetler Türkiye tarafından terör bağlamında sunuldu. Var olan algının değiştirilmesi de tabii ki Kürtlere düşüyor. Kürtler, kendi sorunlarını Amerikan siyasetçilerine ve toplumuna anlatmak için etkin araç ve yöntemler bulmak zorundalar ki bu da elbette kendilerinin görevi.

Sizin hakkında konuşmak istediğiniz ama benim gündeme getirmediğim bir konu var mı?

Şunu eklemenin önemli olacağını düşünüyorum: YPG binlerce kilometrekarelik bir alanı kontrol ediyor. YPG Cenevre’ye davet edilmedi. Yarın öbür gün bir karar aldıklarında bunu YPG’ye nasıl uygulatacaklar? Bu kadar alan kontrol eden, El Kaide’ye set çekmiş, Rojava’da bu kadar başarılar elde etmiş, Kürtlerin dışındaki kesimlere de ümit olmuş bir yapıya konferansın kararlarını nasıl dikte edecekler? Bomba mı yağdıracaklar? Cenevre’yi organize edenlerin Kürtlerin temsiliyetini mutlaka sağlamaları lazım. Özellikle de YPG’nin. YPG, rejimden sonra Suriye’deki en örgütlü askeri yapı. Aynı zamanda şunu da görmek lazım: Sadece Suriye’de değil, Türkiye’de de Kürtler istikrarın anahtarı olabilir. Aynı zamanda istikrarsızlığın da sebebi olabilir. O bakımdan Kürtleri hesaba katmadan atılan hiçbir adım başarılı olamayacaktır. Bunun görülmesi lazım.

http://vivahiba.com/article/show/cenevre-guendemi-ve-rojavanin-gelecegi/

http://vivahiba.com/article/show/rojavada-gelisen-demokratik-oezerklik/

http://vivahiba.com/article/show/kuertlerin-de-abdye-bakis-acisinin-degismesi-lazim/

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s