Kürt sancısı

Somut tabloya baktığımızda durum çok korkunç. Ben uzun zamandır etnik temizliğin bu kadar konuşulduğunu hatırlamıyorum. İsrail-Filistin meselesinde konuşuldu bu bağlam en son, şu an bunun bir ‘çözüm’ olarak hem ABD hem Türkiye liderleri tarafından açıkça konuşuluyor olması zaten yeterince korkunç.

ZABEL MİRKAN

Dr. Yektan Türkyılmaz, soykırım ve toplu şiddet çalışmalarında Türkiye’de akla gelen ilk isimlerden biri. Söyleşimizin ikinci bölümünde Türkyılmaz, soykırım ve etnik temizlik üzerine konuştuk. ‘’Uzun zamandır etnik temizliğin bu kadar konuşulduğunu hatırlamıyorum’’ diyen Türkyılmaz, Türkiye’de soykırım tehdidinin hiçbir zaman ortadan kalkmadığını belirtti ve ekledi: ‘’Çünkü Türkiye Cumhuriyeti hükümetleri bunu sorundan ziyade işe yarayan ve kriz anında gerçek veyahut da hayali düşmanlara karşı başarıyla kullanılmış ve bir daha kullanılmasında bir sakınca olmayan bir edavat gibi tutuyor çantasında.’’

Savaşın 3. gününde AB-ABD eksenli somut bir adım göremeyen QSD’nin Şam ve Rusya ile hızlı bir diyalog geliştirmesi bu duruma hazırlıklı olunduğunu mu gösteriyor?

Bence tersini gösteriyor. Özellikle QSD’nin Amerika’nın çekileceğine dair bir beklentisi olmadığını anlıyorum. Yani ABD güçleri çekildiğinde ne yapılacağına ilişkin bir A, B planı da yoktu bence. Dolayısıyla aciliyet üzerine yapıldı bu hamleler. Bir öngörü yoktu. Bunun böyle olduğunu üç gün sonra da ABD’nin araya girmesi vasıtasıyla da gördük. Madem siz Şam’la anlaştınız, o doğrultuda ilerlersiniz; ama öyle olmadı. Bu işin birinci kısmı. İkinci kısma gelince: ABD’nin QSD ve YPG’yle yakınlaşmasına bakarsak, bu kadar önemli bir güç haline gelmelerinin koşullarını Türkiye Cumhuriyeti hazırladı. Davutoğlu hazırladı, Tayyip Erdoğan devam ettirdi. Bütün NATO üyesi ülkeler için öncelik IŞİD olarak belirlenirken, Türkiye bu önceliğini Esad’a verdi. Hâl böyle olunca, Ankara IŞİD’i Esad karşıtı mücadelenin ister zımni deyin, ister de facto deyin, ister fiili deyin ortağı olarak gördü. Ayrıca İŞİD’in Türkiye’nin ‘doğal’ düşman gördüğü grupları da hedef aldığını unutmayalım. Bu sebeplerle Türkiye Cumhuriyeti ne zaman ki IŞİD’e karşı global koalisyon kuruldu, bunun olmaması için elinden ne geliyorsa yaptı. Tel Abyad, Resulayn gibi bölgelerin IŞİD’in lojistik damarı olduğu biliniyordu. ABD temsilcileri ısrarla Ankara’dan buraları kapatması talebinde bulunuyor, yapılmıyor. İŞİD karşıtı mücadeleye aktif katılımı istendiğinde imkansız şartlar koşuyor. Peki Türkiye’nin IŞİD’e karşı savaşıyoruz dediği nedir? Ne zaman anlıyorlar ki QSD-YPG Efrîn’de kantonları bağlayacak noktaya gelir, Türkiye Cumhuriyeti’nin IŞİD’le ‘savaşı’ başlar.

Burada ortaya çıkan çok atipik bir tablo. Bir NATO gücü, yanınızdaki NATO devletiyle değil devletsiz bir silahlı güçle işbirliği yapıyor. ABD bunu isteyerek, can-ı gönülden yapmıyor; mecburiyetten yapıyor. Çünkü alanda IŞİD’e karşı savaşan bir güç yok, stratejik ortağı ise bunu kendi çıkarları doğrultusunda görmüyor. Bu siyaseti YPG çok iyi değerlendirdi. ABD bu durumdan çok memnun olmasa da, YPG alanda o kadar efektifti ki bundan vazgeçemediler. Minbiç’te vazgeçmeye çalıştılar, baktılar olmuyor YPG’yle yollarına devam ettiler. Kısacası, bu ilişkinin koşullarını Türkiye yarattı, YPG de muazzam bir şekilde değerlendirdi.

Şunun altını çizmek istiyorum; ABD için YPG siyasi bir ittifak değildi; askeri bir ittifaktı. Stratejik bir ortaklık da sözkonusu değildi; konu ve hedef odaklı bir ortaklıktı söz konusu olan. Zaman içerisinde başka ihtimaller ortaya çıktı; ama ittifakın özü değişmedi. Kürt tarafının bunu iyi anlaması lazım. Bunlar olurken ABD yönetimi için stratejik ortak hâlâ Türkiye’ydi. ABD’nin YPG-QSD’yle askeri işbirliği hiçbir zaman siyasi işbirliğine dönmemiştir ve tam tersine ABD bu konuda her zaman çok kararlı biçimde otonom yönetimin siyasi açılımlarına engel olmuştur.

Kürtlerin cephesinden baktığımızda da anladığım kadarıyla QSD, ABD’yle ittifak düşünürken siyasi kanattakiler daha başka ittifakları da değerlendiriyor. Siyasi kanat Suriye’nin birliğine inanıyor ve bu işin Esad’la olmasına yekten karşı değil; ama ABD’nin askeri planı ve ülkeye ilişkin siyasi öngörüsü Esad’sız. SDK’den gelen seslere bakarsanız İlham Ehmed, Aldar Xelil, Salih Müslim; Mazlum Abdî ve Polat Can’dan daha başka yerden bakıyorlar meseleye. İlham Ehmed Foreign Policy dergisindeki röportajda söylüyor örneğin: Şam’la görüşmeye çalıştığımız zaman ABD geri çekilmekle tehdit etti. Bu önemli çünkü ABD’nin Kürtlerin siyasi bir proje geliştirmelerine engel olmaya çalıştıkları ortada. Uluslararası birçok toplantı yapıldı Suriye’nin geleceğiyle ilgili, ABD Kürtlerin temsiliyeti konusunda ne istekli ne de ısrarcı oldu. Tam tersine; buna ABD’nin kendi içinde yapılan toplantılar da dahil. Buna Obama ve Trump yönetimi ve şu anki durum da dahil. Nihayetinde evet QSD büyük bir güç oldu; ama diplomatik, siyasal alanda büyük bir güce dönüşemedi.

ABD bir yandan da sınırdaki ağır silahların kaldırılmasını istedi?

Bu zaten akla ziyan bir durum. Amerika’daki durum Türkiye’dekine çok benziyor. Suriye temsilcisi Jeffrey konuşmalardan haberi olmadığını söylüyor. Pentagon’un nasıl bir planı olduğuyla State Department’ın ne yaptığı, Trump’ın nihai kararları arasında uçurum var. Biri sürekli QSD’nin kıymetinin altını çiziyor, biri Türkiye’yi koruyan bir yerden konuşuyor. Bir diğeri ise Türkiye’yi tamamen hedef tahtasına koymuş tonda…

Bu süreçte demokrat dünya kamuoyunda Kürtlere yönelik bir soykırım tehdidi olduğu pek çok insan ve hatta devlet yetkilileri tarafından deklare edildi. Siz bu tehlikeyi ne boyutta görüyorsunuz?

İlk evvela “soykırım” kelimesini özenli kullanmakta fayda olduğunu düşünüyorum. Bunun etik sorunları kadar umduğunuz tersi siyasal sonuçlara yol açma ihtimali var. Biraz kanıksayıcı bir hâl de yaratıyor bu tür kavramların sık kullanımı ve baktığınızda “etnik temizlik” kavramı yeteri kadar korkunç bir şey zaten. Sanmayalım ki pogrom daha az kötü, soykırım daha kötü ve iki ayrı şeyler. Bunlar zaten relatif kavramlar. Birbirinden kopamazlar. Soykırım pogramlar içerir ve zaten etnik temizliktir. Meselenin etik kısmına gelince, bugüne kadarki soykırım örneklerini, Kürtlerin uğradığı Dersim de dahil, ucuzlatıcı tavırlara girmemek gerekiyor. Siyasal boyutta ise, siz soykırım dediğinizde insanlar mobilize olmuyorlar; çoğu zaman paralize oluyorlar. Madun grup adına siyaset yapanlar bu mefhumu kullandıklarında ne yapacaklarını da söylemek durumundalar. Bir de tabii ki soykırım dediğinizde siyasi tercihlerinizdeki doğrular ve yanlışlar da görünmez kılınıyor. Başka ihtimaller neydi diye kimse soramaz siz böyle dediğinizde.

Somut tabloya baktığımızda ise durum çok korkunç. Ben uzun zamandır etnik temizliğin bu kadar konuşulduğunu hatırlamıyorum. İsrail-Filistin meselesinde konuşuldu bu bağlam en son, şu an bunun bir ‘çözüm’ olarak hem ABD hem Türkiye liderleri tarafından açıkça konuşuluyor olması zaten yeterince korkunç. Soykırım ihmaline gelirsek de, 2016’da Cizre sonrası ilgili bir yazı yazmıştım Evrensel’de. Kabaca şunu söylüyordum orada, Türkiye’de bu tehdit hiçbir zaman ortadan kalkmamıştır. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti hükümetleri bunu sorundan ziyade işe yarayan ve kriz anında gerçek veyahut da hayali düşmanlara karşı başarıyla kullanılmış ve bir daha kullanılmasında bir sakınca olmayan bir edavat gibi tutuyor çantasında. Özellikle Suriye krizinin ve Kürt meselesinin geldiği noktaya baktığımızda kırmızı alarm çalıyor. Bölgesel duruma soykırım demeyeyim ama zaten benzeri felaketleri üretebileceğini sürekli gösterdiler bize. Êzîdîlere ne oldu örneğin? Ve felaketler unutmayalım ki bulaşıcıdır, sınırları çok kolay aşar. Şengal dediğimiz yerin bir tarafı Suriye sınırı, bir tarafı Türkiye. Özellikle bu savaş esnasında sivillerin maruz kaldığı işkenceler ve etnik temizlik konusundaki programatik ve aşkâre çaba çok tehlikeli. Kürtler şurada yaşayabilir, Araplar şurada yaşayabilir söylemleri akla ziyan, kan dondurucu söylemler.

Türkiye’nin işgali Şam’ın elini Kürtlere karşı güçlendirdi gibi görülüyor. Bunun olası sonuçları nedir, Kürtlerin Suriye’de 2011’den önceki duruma gelmeleri söz konusu mu?

Evet; ama bir yandan da şu ortaya çıktı. Bu gibi anlarda maksimalist düşünen aktörler hem kendilerinin hem de başkalarının başına felaket getirmeye en meyilli aktörlerdir. Kazanç-kayıp hesabı için özellikle Kürtler için çok erken. Şu an ABD ve Avrupa genelinde yaşanan büyük bir sancı var ve bu aslında “Kürt sancısı”. Kürtlerin siyasi aktör olarak bugüne kadar dışlanması nedeniyle artık bu ülkelerin başkentlerinde büyük sancı yaşanıyor. Ayrıca, el güçlenmesinden ziyade önemli olan bu aktörün ayakta kalabilmesi. Şu an Kürtlerin ve Türkiye’nin temel sorunu ayakta kalma mücadelesi. Bu fırtına dindiği zaman kim ayakta kalacak? Güçlerinin bütünlüğünü koruyarak bu kasırgadan çıkma çabası kıymetli. Ayakta kaldığınız zaman rüzgâr daha çok değiştirecek yönünü.

Şam kısmında da Kürtlerin yapabileceği çok fazla bir şey yoktu, ABD bunu direkt bloke etti çünkü. Bugün anlaşma yaparsanız üç yıl öncesine göre tabii eliniz daha zayıf; ama 2011 öncesine dönmeyi kimse artık rüyasında bile göremez. Kürt Hareketi için böyle bir geriye gidiş mümkün değil artık…

Mutlu Civiroğlu Kürt yetkililerle yaptığı görüşmelerde Şam rejiminin hâlâ tekçi bir yapıyı savunduğunu, en azından o mantıkla işleri yürütmeye çalıştığını söylüyordu. Şam ve Rusya, ABD’yle kıyaslandığında nasıl müttefikler oldu Kürtler için? Ya da daha doğrusu, oldular mı?

Kürt dememeye çalışıyorum çünkü QSD’nin yüzde 40’tan fazlası Kürt olmayan unsurlar. Şam masaya öyle oturacaktır muhtemelen. Şam bunda ısrar ederse çözümsüzlükte ısrar edeceği manasına geliyor bu durum ki Rusya bile bu yönde konuşmuyor. Almanya’nın bir çıkışı vardı örneğin, güvenli bölgenin çok uluslu olmasına dair. Ve baktığınızda Avrupa Suriye konusunda pişmanlık yaşıyor gibi görünüyor ve daha çok dahil olmak istiyor. Onlar başından itibaren Esad’lı çözüme kategorik olarak karşı çıktılar ama gelinen noktada bir gerçeklik var. Esad’ın da bu çözümsüzlükten yana kalması teritoryal bütünlük iddiasını oldukça zora düşürecek bir konum. Şu an Kürtlere hiçbir statü vermeden çözüm, sadece Ankara’daki intiharcı maceracıların düşlerinden ibaret.

Son gelişmeler ışığında konuşacak olursak, Bağdadi’den sonra IŞİD sözcüsü de Cerablus’ta öldürüldü. Bu durum bize ne ifade ediyor? Bağdadi’nin Reyhanlı’da çekilmiş fotoğrafları da olduğu iddia ediliyor bir yandan…

Türkiye’de bu konuda “milli sessizlik” ilân edilmiş gibi gerçekten. Doğru düzgün kimse bir açıklama yapmadı ve aksine lafı geveledi. Cumhurbaşkanı tarafından İngilizce bir tweet atıldı, sanki olayın Türkiye için bir önemi yokmuş gibi. Onun dışında garip ifadeler geldi iktidara yakın kesimlerden. Başka dillere çevrildiğinde de insanın kanını dondurdan açıklamalar bunlar. “O ne kadar teröristse bu da o kadar terörist” gibi. Sükût ikrardan gelir sözünü unutmayalım. Burada bir sıkıntı var demek ki.

Şimdi bu sıkıntının ne olduğuna bakalım. Bir ülke düşünün, ‘ben teröre karşı mücadele için canımı vermeye hazırım’, ‘benim için hayat terörle mücadeleden ibaret’, ‘benim dünyaya gelmekteki en büyük hedefim terörle mücadele etmek’ diyor. Çok güzel. ‘Hatta o kadar rahatsızım ki terörden, 30 kilometreden yakın olduğu zaman uyuyamıyorum bile’ diyor. Gayet güzel. Bunun için de meşru bir güç kullanmak zorunda olduğunu söylüyor. Çok güzel. Peki ondan sonra ne oluyor? Kendi sınırına 5060 metrede, kendi gözlem noktasının dibinde, Türkiye denetimi altındaki topraklarda bir operasyon yapılıyor. Bu operasyonu NATO müttefiki bir ülke herkesi dahil ederek yapıyor; ama gelin görün ki Türkiye’ye kırmızı kart gösteriyor. Trump esas itibariyle sadece şunu söylüyor Türkiye’yle ilgili: “Bize sorun çıkartmadılar.” Operasyonu Pentagon yapıyor ve biz buraya TSK’dan habersiz QSD’yle ortak operasyon yaptık diyor. İşbirliğini geçin beraber operasyondan bahsediliyor, İŞİD sözcüsüne karşı Cerablus’taki operasyonda helikopterde QSD’lilerin olduğu bile iddia edildi. Bu operasyonda IŞİD kadar Türkiye de Pentagon’un hedefi, bunu görmemek mümkün değil. Türkiye’nin dahil edilmemesi ise Türkiye’nin güya terörizme karşı mücadeleyle hikâyeleştirmeye çalıştığı şeyin ne kadar berhava olduğunu gösteriyor. Bu anlatı, iflas etmiş bir anlatı ve dünya çapında bir karşılığı yok. Türkiye’nin IŞİD’le mücadele ettiğine diplomatik düzeyde inanacak kimse yok artık, aksine Türkiye’nin ne yaptığına dair eklenen daha fazla soru işareti mevcut.

9 Ekim’de gönderilen ama bizim bir hafta sonra haberimizin olduğu ve Türkiye devleti cumhurbaşkanına yönelik sert ifadelerin olduğu mektupta dahi Mazlum Abdî’nin adı geçiyordu. Abdî’nin hakkında kırmızı bülten çıkarılması isteniyor; ama bir yandan Twitter gibi güçlü bir sosyal medya kanalı onu tanıdığını gösteren “mavi tik” veriyor. Bu durumu nasıl yorumluyorsunuz?

Türkiye’nin terörle mücadele meselesinin ciddiye alınmadığının bir diğer göstergesi bu da. Dedik ya Türkiye küme düştü, düşünün artık Türkiye’nin Interpol raporlarını kimse ciddiye almıyor. ABD’nin davet ettiği bir ismi siz Interpol’e bildiriyorsunuz. Bu artık acziyetin ifadesi olabilir sadece. Sembolik durumu da gösteriyor tabii bu “mavi tik” olayı. Türkiye bu operasyonla eğer Kürt Hareketini marjinalize etmeyi umuyorduysa olan tam tersi oldu ve aslında olan Türkiye’ye oldu. ABD’de artık YPG, PYD zaten meşru ve hatta müttefik olarak görülüyor ve PKK ile bağın bir sorun olarak gündeme gelmiyor kongredeki tanıklıklarda. Jeffrey’nin söylediklerine bakın. Ki Jeffrey bakıldığında QSD’ye en uzak isimlerden biri aslında.

Terörle mücadele söyleminin artık dünyada bir karşılığı yok. Türkiye’nin trajedisi de bu oldu. Hiçbir meşruiyet devşiremediklerini; tam tersine, saldırdıkları tarafı güçlendiren bir pozisyona kendi elleriyle sürüklendiklerini gösteriyor. Bu süreçte içeride yürüttüğü politikalardan en ironik olanı ise antiemperyalist olduklarını iddia ederek yaptıkları. Türkiye kadar bölgedeki emperyalist güçlere sınırsız itaat gösteren başka bir ülke daha yoktur. Kıbrıs’ta Türkiye’nin talebi kolonyalist İngilizlere karşı isyan eden Kıbrıs Rumlarının statü sahibi olmamasıydı; ama Türkiye Kıbrıs’ta İngilizlerin varlığına hiçbir zaman itiraz etmemiştir. Aynı şekilde İskenderun’da mandaya hiçbir zaman itiraz etmemiştir. Ne zaman ki manda yönetimi, sosyalistler iş başına gelince geri çekileceklerini söylemiştir Türkiye de o zaman çıkmıştır. Burada da benzer bir durum söz konusu. Türkiye’nin emperyal güçlere karşı durduğu en büyük yalan. Bir şeyler elde ettik, “zafer” elde ettik diyorlarsa, öyle diyorlar ya biz de zafer kabul edelim, bunun yüzde 90’ı Trump idaresine ve Rusya’ya bağlı…

 

Kürt  sancısı

Son dakika – SDG ile anlaşan Suriye ordusu Menbiç’e girdi, sırada Kobani var

Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyine yönelik askerî harekâtının beşinci gününde Suriye ordusunun ana omurgasını YPG’nin oluşturduğu Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile anlaştığı öğrenildi. Bu anlaşma kapsamında Suriye ordusunun Menbiç’e girdiği duyuruldu. Suriye ordusunun bu gece de Kobani’ye gireceği belirtiliyor.

Menbiç yerel kaynakları Suriye ordusunun çeşitli bölgelerden kente doğru ilerlemeye başladığını aktarıyor.

Menbiç’e giren Suriye ordusundan ilk görüntüler geldi.

Fırat Bölgesi Savunma Komitesi Eşbaşkanı İsmet Şêx Hesen de Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi’nin Suriye rejimi ile anlaştığını açıkladı. Hesen “Rusya ve Suriye rejimiyle anlaştık. Bugün akşama kadar gelmeleri gerekiyor” dedi.

Mezopotamya Ajansı‘nın haberine göre Hesen “Elimizden geleni yapıyoruz. Bütün devletlere çağrıda bulunduk; ancak bir şey yapmadılar. Kendi derdimize derman olacağız. Yaralarımızı kendimiz saracağız” diye konuştu.

Gazeteci Mutlu Çiviroğlu da Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi’nin Şam yönetimi ile SDG’nin Suriye sınırını birlikte koruması konusunda anlaşmaya vardığını yazdı. Çiviroğlu, anlaşmanın Afrin de dahil tüm bölgelerin özgürlüğüne kavuşturulmasını da içerdiğini belirtti.

North Press Agency’nin haberine göre Suriye rejiminin Fırat Bölgesi Başkan Yardımcısı Mohammed Shaheen, SDG ile anlaşan Suriye ordusunun bugün Kobani bölgesine girmeye hazırlandığını duyurdu.

Kobani’deki SDG yetkilisi, Suriye hükümetiyle birkaç saat içinde Kobani’ye girmek için bir anlaşma yaptıklarını söyledi.

Gazeteci Aylina Kılıç da bölgedeki bazı yerel kaynakların SDG ile anlaştığını ve Suriye ordusunun Kobani’ye gireceğini bildirdiğini yazdı. Kılıç, “Aynı zamanda Minbiç için de bu yönde bir anlaşma olduğu belirtiliyor. Dün akşam ABD ile Rusya’nın Minbiç’te görüştüğü iddia edilmişti” dedi.

Kılıç anlaşamaya Rusya’nın dahil olduğuna dair haberlerin bulunduğunu belirtti.

https://ahvalnews.com/tr/firatin-dogusu/son-dakika-sdg-ile-anlasan-suriye-ordusu-menbice-girdi-sirada-kobani-var

ANALİST MUTLU CİVİROĞLU “IŞİD Coğrafi Olarak Bitti, Ama Bir de Uyuyan Hücre Gerçekliği Var”

*Fotoğraflar: Mutlu Civiroğlu/ Suriye

SDG’nin Bağuz operasyonu sonrası “IŞİD’in yenildiği” yönündeki açıklamasının ardından, gelişmelerle ilgili Suriye’de izleyen analist Mutlu Civiroğlu, bianet’e konuştu.

Suriye Demokratik Güçleri (SDG), Cumartesi günü Suriye’de Irak Şam İslam Devleti’nin (IŞİD) yerleşik olarak bulunduğu son yerleşim yeri Bağuz’un da ele geçirildiğini açıkladı.

SDG, IŞİD’in kesin olarak yenildiğini ilan etti. Gelişmeleri yerinde izleyen gazeteci/analist Mutlu Civiroğlu, bianet’e konuştu.

“IŞİD’in kendini hilafet olarak adlandırdığı yapı bitti”

SDG’nin Bağuz’daki başarısını nasıl değerlendiriyorsunuz? Suriye için IŞİD’den yüzde 100 özgürleştirildi demek doğru bir ifade mi?

SDG’nin Bağuz’daki başarısı tabii ki çok önemli. Uzunca yıllar Irak’ta ve Suriye’de etkili olan bir örgütün Bağuz’daki bulunduğu son bölgede sona erdirilmiş oldu.

Bu IŞİD’in kendini hilafet olarak adlandırdığı yapının bitmesi anlamına geliyor. Oldukça önemli bir başarı. Hem SDG için, hem uluslararası koalisyon için önemli bir başarı.

Saklanan bir grup IŞİD üyesi en son yakalandı ve kalanı teslim oldu. Şu anda coğrafi olarak alan kalmadı. YPG’nin başını çektiği SDG bütün bu alanları özgürleştirmiş oldu.

Yüzde 100 özgürleştirildi denilebilir mi? Bu operasyonla IŞİD’in elinde tuttuğu alan kalmadı. Ama IŞİD’in yüzde 100 bittiği anlamına gelmiyor bu. Çünkü IŞİD’in ideolojisi halen mevcut. IŞİD’i doğuran siyasi, sosyolojik, ekonomik, tarihsel nedenler özellikle Suriye bağlamında konuştuğumuz için söylüyorum, yerinde duruyor.

Uluslararası koalisyonun artık bu saatten sonraki gündemi bu özgürleştirilen yerlerde istikrarın sağlanması olacak. Özellikle uyuyan hücreler konusu ciddi bir konu. Hem Deyr-ez Zor bölgesinde hem Haseke’de, hem Halep, Menbiç, Rakka bölgelerinde bir uyuyan hücre gerçekliği var.

IŞİD’e yardım yataklık yapmış bölgelerin özgürleştirilmesi için operasyona başlanacak. Coğrafi olarak IŞİD yüzde 100 bitirildi ama siyasi, askeri ve toplumsal bir sorun olarak duruyor. Bunun hem SDG hem de uluslararası koalisyon farkında.

Onlardan gelen açıklamalardan da görüyoruz ki, zaten sahadaki görüşmelerimizde de artık Bağoz’dan sonra gündemin bu olacağını görüyoruz. Şu anda coğrafi olarak IŞİD bitirildiği için, aslında olay çok daha kapsamlı ve çok daha zor.

Düşman belli bir coğrafyadayken, siz de ona göre mücadelenizi şekillendiriyorsunuz. Ama şu anda bahsettiğimiz mücadele çok daha yorucu ve zahmetli bir süreç. Böyle bir aşama olmadan da IŞİD’in hilafetinin sona ermesi bir şey ifade etmeyecek.

“SDG tarafından verilen bedel çok ağır”

IŞİD’in bölgede yenilmesinin ardından AFP ajansına verdiğiniz demeçte de “Kürtleri iki taraftan da (Suriye-Türkiye) zorlu bir süreç beklediğini” söylüyorsunuz. Bölge Kürtleri açısından önümüzdeki dönemde en büyük problemler ne olabilir?

Suriye Kürtleri, SDG Genel Komutanı Mazlum Kobani’nin deyimiyle 11 bin kayıp verdiler. IŞİD ve diğer örgütlerle mücadelelerde 20 bin yaralı var. Verilen bedel çok ağır. Ama dünya da bu başarıyı gördü. Özellikle Suriye’de Kürtlerin oynadığı asli rol görüldü.

Uluslararası koalisyonun yükünü çeken SDG’ydi. Bu yüzden bedel ödediler ve Suriye içerisinde kendi yarattıklarını korumak istiyorlar.

Suriye’de dışarıdan bir formülün tutmadığı da görüldü. Kürtlerin, Arapların, Ezidilerin, Kürt Alevilerin beraber oluşturduğu bu yapılanma hem kendi halkları için hem de Suriye’nin geneli için bir model teşkil ediyor.

Kürtler, bu kazanımlarını siyasi alanda geliştirme çabasında olacaklar. Kürtlerin özellikle Cenevre görüşmelerinde var olma isteği var. IŞİD’in coğrafi olarak bitirilmesinden sonra Kürtlerin bu taraflarının daha çok başarı görebileceği düşünülebilir.

Bedel ödediler, sahada projeleri var. Yerelden güçlenen ve her etnik yapının kendi özgürlüğü içinde yaşayabilecekleri bir süreç istiyorlar. O sebeple siyasi açıdan Kürtlerin öncelikleri bu olacak.

Üç hafta önce ben oradaydım. Oradaki siyasi, askeri yetkililerle yaptığımız görüşmelerde Türkiye’nin bölgeye yönelik açıklamaları çok kaygı verici boyutlarda, ciddi tehdit olarak algılanmakta, onu gördük.

Önümüzdeki günlerde Türkiye’nin olası bir saldırgan tutumu ya da olası bir operasyon onların gündeminde ilk sırada. Sadece Kürtler değil bunu Araplar da, Süryaniler de görüyor.

Özellikle Afrin’de Türk Silahlı Kuvvetleri ve Türkiye destekli grupların Afrin’i ele geçirdiği dönemden sonra yaşananlar, Human Rights Watch, Amnesty International gibi kurumların da dile getirdiği gibi Suriye’nin Kürt bölgelerinde ve SDG’nin kontrol ettiği bölgelerde büyük bir rahatsızlık yaratmış durumda. Aynı pratiklerin tekrarlanma ihtimali kaygı yaratıyor.

“Etnik kimliklerin anayasal güvence altına alınması bekleniyor”

O sebeple Kürtlerin, Arapların, Süryanilerin, Ezidilerin en büyük kaygısı Türkiye’nin kendi bölgelerine bir saldırı düzenlemeleri, buna karşı hazırlıkları da var zaten.

Öte yandan Suriye rejiminin halen, bunca yıldır devam eden iç savaştaki tutumunda bir değişiklik olmadığı da görülüyor. Halen Suriye’yi tek bir ulustan oluşan, tek bir ideolojinin yönetebileceği düşünülüyor. Kürtlerin kontrol ettiği toprakların seve seve ya da zorla alınacağı yönünde açıklamalar yapılıyor.

Ülkenin en büyük azınlığı olarak kendi yaşama taleplerine saygı gösterilmesi, Suriye’nin demir yumrukla yönetilemeyeceğinin anlaşılması, Suriye’nin etnik farklılıklarına uygun yeni bir anayasa oluşturulması, Kürt dilinin tanınması, Kürtçe eğitimin önünün açılması, Kürt ve diğer kimliklerin anayasal güvence altına alınması bekleniyor.

İstihbarat raporu: Ağları hala çok geniş

*Büyütmek için tıklayın. 

ABD İstihbarat yetkilileri Şubat ayının ilk günlerinde kongreye sundukları “Küresel Risk Değerlendirme” raporunda “IŞİD’in kayda değer derecede liderlik ve bölge kaybına rağmen hala Irak ve Suriye’deki binlerce savaşçıya komuta ettiğini, bu savaşçıların sekiz ayrı dala (örgüte) ayrıldığını ve dünya çapında binlerce destekçisi olduğunu” kaydetmişti.

İstihbarat raporunda ayrıca IŞİD’in Suriye ve Irak’taki “normalleşme çabalarını sarsmak için saldırı hazırlıklarında olduğu, mezhep çatışmasını artırma hedefinde olduğu” ifadeleri kullanıldı.

TIKLAYIN – ABD istihbaratının kongreye sunduğu Küresel Risk Değerlendirme raporu

(PT) Pınar Tarcan

https://m.bianet.org/bianet/militarizm/206781-isid-cografi-olarak-bitti-ama-bir-de-uyuyan-hucre-gercekligi-var

Özgürlüğe yakışıklı girmek istedim

DAİŞ’in köle olarak alıkoyduğu Êzîdî çocukları bir bir kurtarılıp ailelerine teslim ediliyor. Ednan, Kînan, Walîd kurtarılan çocuklardan sadece üçü. Kînan, özgürlüğe takım elbise ve kravatla adım atarken, Ednan QSD’nin DAİŞ’ten kurtardığı annesiyle buluşacağı günü iple çekiyor.

Babası Şengal Katliamı’nda katledilen Kînan, annesi ile birlikte DAİŞ çetelerince köle olarak kaçırıldı. Ancak annesi bir patlamada yaşamını yitirdi. Ebû Saed isimli DAİŞ çetesinin İdlib’e kadar kaçırıp 30 bin dolar karşılığı amcasına teslim ettiği Kînan, gazetecilerin karşısına takım elbise ve kravatla çıkıyor ve ekliyor: “Özgürlüğümün ilk günlerinde yakışıklı görünmek istedim.”

DAİŞ çetelerinin kıstırıldığı son toprak parçası Baxoz’da, 3 Ağustos 2014’teki Şengal Katliamı tekrar gündeme getiren gelişmeler yaşanıyor. Kaçırılan Êzîdî kadınlar ve köleleştirilen çocukların trajik öyküleri çıkıyor karşımıza.

Ednan, Kînan, Walîd… Üç çocuğun da babası katledilmiş ve anneleriyle kaçırılmış. Kînan ve Walîd’in anneleri ise DAİŞ’in kontrolündeki bölgelerde yaşanan patlamalarda hayatını kaybetmiş.

Ednan onlara göre biraz daha şanslı, bir süre önce annesi de QSD savaşçıları tarafından özgürleştirilmiş ve şimdi bir birlerine kavuşacakları anı sabırsızlıkla bekliyorlar.

Ednan annesine kavuşuyor

Gazeteci Mutlu Çiviroğlu önceki gün Twitter hesabından DAİŞ tarafından kaçırılan ve QSD savaşçılarınca kurtarılan Êzîdî bir çocuğun görüntülerini paylaşarak, söz çocuğun ailesine bir an önce kavuşmasını umduğunu söyledi.

Aynı gün akşam saatlerinde Êzîdîlere ait Ezidipress internet sitesi DAİŞ’in elinden kurtarılan çocuğun annesine kavuştuğunu duyurdu.

Çiviroğlu paylaştığı görüntüde çocuğun ismini sorması üzerine, “Benim adım Ednan” diyor. Ezidipress yetkilileri de çocuğun annesine ulaşarak oğlunun kurtarıldığının haberini veriyor. Haberi duyan anne mutluluk gözyaşları döküyor. Ezidipress Ednan’ın annesinin, QSD savaşçıları ile Mutlu Çiviroğlu’na teşekkür ettiğine de yer verdi.

DAİŞ çeteleri 3 Ağustos 2014 Şengal’de Êzîdî Kürtlere yönelik gerçekleştirdikleri soykırım saldırısında Ednan’ın babasını katletti. Çeteler, annesi ve kendisini de köle olarak götürdü. Annesinin de bir süre önce DAİŞ’ten kurtarıldığı belirtiliyor.

DAİŞ’in köle olarak kaçırdığı Êzîdî çocuğu Kînan, “Çok ölü gördüm, katledilen çok insan gördüm” diyor.

Kînan ömrünün tam yarısını DAİŞ’in zorbalığının altında geçirmiş. Bir süre önce QSD savaşçılarınca kurtarılmış. Fransız radyo kanalı France İnfo’nun haberine göre, Ebû Sead isimli DAİŞ çetesi sivillerin arasında küçük Kînan’i de yanına alarak Baxoz’dan kaçarak İdlib’e gitmiş.  Şengal Katliamı’nda Kînan’ın babası da katledilenler arasında. DAİŞ’in yanında yaşadığı kabusu ise Kînan, “Ben çok ölü gördüm, DAİŞ’lilerin eliyle katledilen insanlar… Bizi çok dövüyorlardı. Babamı haksız yere öldürdüler” şeklinde bir çırpıda özetliyor.

Şık bir şekilde radyo muhabirleriyle görüşmesi, dikkat çekmiş.

Bir iki boy büyük de olsa takım elbise giymiş ve kravat takmış. Şık giyinmeyi de “Özgürlüğümün ilk günlerinde yakışıklı görünmek istedim” sözleriyle ifade ediyor.

Büyük ablasını DAİŞ’liler tarafından satılmış. Annesi ise Baxoz’da yaşanan bir patlamada yaşamanı yitirmiş. Küçük Kînan annesinin ölümünden sonra Ebû Saed’in kendisini, hiç bir sebep yokken de dövmeye başladığını söylüyor.

DAİŞ çeteleri Kürtçeyi yasakladıkları için Kînan da bir çok Êzîdî çocuğu gibi 5 yıl içerisinde ana dilini tamamen unutmuş.

Baxoz, QSD savaşçılarınca kuşatmaya alındığı süreçte Ebû Saed İd lib’e kaçmaya karar vermiş. Kînan’ın amcası Ebû Saed’e ulaşarak Kînan’i almaya çalışmış. Ebû Saed amcasından aldığı 30 bin dolar karşılığı Kînan’ı bırakıyor, O da 5 gün sonra Güney Kürdistan’daki amcasına ulaşıyor.

Walid de kurtarıldı

France İnfo muhaberleri göre Kînan ve amcası ile görüşürken, amcasının telefonuna bir mesaj ile fotoğraf düşüyor. QSD savaşçıları 9 yaşında bir çocuğu kurtarmış. Adı Walid ancak DAİŞ çeteleri ona Ebdul Haman ismini vermiş.

Onun da babası DAİŞ çetelerince katledilmiş ve onun da annesi Kînan’ın annesi gibi bir patlamada ölmüş. Şimdi Walid de kurtarılan ve annesine kavuşma anını iple çeken Ednan gibi emin ellerde ve özgür…   

DÊRAZOR/PARİS


Baxoz’da 6’sı çocuk 8 Êzîdî kurtarıldı

Demokratik Suriye Güçleri (QSD), DAİŞ çetelerine karşı final savaşının yürütüldüğü Baxoz’da 6’sı çocuk olmak üzere 8 Êzîdî’yi daha kurtardı. Alınan bilgilere göre, QSD savaşçıları Baxoz’daki operasyon sırasında 8 Êzîdî’yi daha kurtararak güvenli alanlara ulaştırdı. Kurtarılanlar 6 çocuk ve 2 kadından oluşuyor. Operasyonda kurtarılan kadınların, T. S. ve E. M. olduğu öğrenilirken, çocukların isimleri ise şöyle: Eymen Xelil Heci, Dilbirîn Celer, Xeyri Şeref, Musa Hadi, Ayşe, İbrahim.

ANF/BAXOZ

 

Özgürlüğe yakışıklı girmek istedim

The distant dream of a secure safe zone in northern Syria

On January 13, U.S. President Donald Trump proposed, in an ambiguous tweet, the creation of a 20-mile safe zone in northern Syria.

Almost 10 days later there is still considerable confusion over what exactly it means and how it might be implemented. The Turkish government wants the area cleared of Syrian Kurdish forces, for instance, while Syrian Kurds oppose any Turkish role. And will it be primarily a Turkish venture, or might the United States spearhead its creation?

Ankara’s preferred safe zone is one that is free of the People’s Protection Units (YPG), Syrian Kurdish fighters that make up the bulk of the multi-ethnic Syrian Democratic Forces (SDF) that with U.S. help have largely defeated Islamic State (ISIS) in Syria. The Turkish government says the YPG is as an extension of the Kurdistan Workers’ Party (PKK) that has been fighting for Kurdish self-rule inside Turkey since 1984.

“The leaks about the buffer zone are unworkable,” Aaron Stein, director of the Middle East programme at the Foreign Policy Research Institute, told Ahval News. “This is going to be fraught and tenuous.”

“I have a hard time accepting why the SDF would choose the U.S. proposal over the [Syrian] regime alternative, and how Moscow could then blow all this up,” he said, referring to talks the Syrian Kurds began with Damascus following Trump’s Dec. 19 announcement he was pulling the U.S.’ 2,000 troops from Syria. The Kurds hope that by ceding their border regions with Turkey to Damascus they can prevent President Recep Tayyip Erdoğan’s threatened offensive.

Syrian Kurdish authorities have affirmed they will support the creation of a buffer zone if established and run by the United Nations or the U.S.-led coalition. But UN Secretary General Antonio Guterres said the UN had no plans to participate in the creation of such a safe zone.

The Kurds adamantly oppose any Turkish involvement in the safe zone.

“We really need a safe zone, but without Turkish fingers,” Salih Muslim, former co-leader of the political wing of the YPG, told Kurdistan 24. “We want a safe area with an air embargo. There must be no role for Turkey.”

Any safe zone that is 20-miles deep along the northern Syrian border would include all the major Kurdish cities in Syria.

“The problem with the buffer zone is that there is little information on how the U.S. expects to keep Turkey from attacking and destroying the SDF,” said Nicholas Heras, Middle East Security Fellow at the Center for a New American Security. “This is the heart of the matter because Turkey’s vision for the buffer zone is for the Turkish military to control the major Kurdish population centres in northeast Syria.”

“A large component of the SDF comes from these Kurdish areas, and it is to be expected that the SDF would fight Turkey, rather than be dismantled by it,” he said. “The buffer zone concept was supposed to achieve a deal between Turkey and the SDF that allows for power sharing in northeast Syria, as a way to prevent disastrous conflict between Turkey and the Syrian Kurds. Any plan to allow Turkey to control the Kurdish areas of northeast Syria will force the SDF into conflict with Turkey because the SDF is existentially threatened by Turkey.”

Heras said the SDF was trying to reach an agreement with Russia and Syrian President Bashar Assad to prevent Turkey seizing land in Syria.

Yaşar Yakış, a Turkish former foreign minister, believes the terms buffer/safe zone are vague.

“A safe zone as it is conceived by Turkey is difficult to set up in northeast Syria. Russia, Iran, the U.S. and many members of the international community will have to be persuaded for it,” Yakış said.

He said Turkey had no means of persuading the SDF to peacefully leave the area.

“However, it may dare to achieve it by using its military power, without persuasion,” Yakış suggested. “If Turkey succeeds in persuading the U.S., Washington has the means to force the YPG to establish a safe zone. But if this is going to be a safe zone with international legitimacy, it has to be sanctioned by a U.N. Security Council resolution, which means that the permanent members of the Security Council – Russia, China, France and the UK – also have to be persuaded.”

Turkey fears the creation of a safe zone similar to the one in northern Iraq after the 1991 Gulf War, which led to Iraqi Kurds achieving autonomy, he said.

“This will be considered a nightmare by Turkey, as it is vehemently opposed to the emergence of any type of Kurdish entity in the north of Syria,” Yakış said.

Mutlu Civiroglu, a Syria and Kurdish affairs analyst, said Trump’s tweet suggested a preference for protecting Syrian Kurds before mentioning the 20-mile safe zone.

“It’s not clear what it really means,” he said. “Assuming the buffer zone is something the U.S. is going to initiate to protect Kurds, that would be positive and would be accepted by Kurds and their allies.”

Russia could stymie the creation of such a zone though, Civiroglu said.

“Moscow can certainly undermine not only this safe zone, but also any development in Syria since it has the power,” he said. “Its move will depend on the details. Russia has the power and capability of preventing or shaping the steps taken by Turkey, the Syrian government and any other player.”

Mustafa Gurbuz, a non-resident fellow at the Arab Center in Washington, said the United States had engaged in dual discourse by promising Turkey a safe zone along its southern border on the one hand and promising Syrian Kurds protection from any potential Turkish attack on the other.

“YPG leaders will not retreat in a silent matter,” he said. “The YPG will exploit U.S.-Russia competition to prevent the Turkish safe zone and, in the case of Turkey-Russia agreement, may use its ties with the Assad regime. Thus, it’s a troubling case for Turkey.”

Paul Iddon

https://ahvalnews.com/buffer-zone/distant-dream-secure-safe-zone-northern-syria

How long will Turkey stay in Syria?

In recent months, Turkey has made significant investments in areas under its control in northern Syria, launching local employment projects, opening Turkish post offices and even building a new highway linking the Syrian city of Al-Bab to Turkey. These commitments indicate that Ankara seeks a significant role in shaping the future of northern Syria, an area of great strategic importance.

Turkey currently controls a large swathe of territory in northwestern Syria consisting of Al-Bab and the border cities of Jarablus and Azaz, captured from Islamic State (ISIS) in the Euphrates Shield operation it launched in August 2016. It also occupies the enclave of Afrin, situated a little further westward of the Euphrates Shield zone, which it captured from Syrian Kurdish forces in its Olive Branch operation early this year.

Earlier this month, Turkish media highlighted several new projects launched by Ankara. It began training 6,500 more of the proxy militiamen who fight on Turkey’s behalf under the banner of the Free Syrian Army (FSA) in Azaz. Foreign Minister Mevlüt Çavuşoğlu announced that 260,000 Syrian refugees had successfully resettled there. Turkey also supplied 3.6 million textbooks to Syrian schools and drilled 69 wells to provide water for 432,000 people. A business association head also announced that 4,000 Turkish firms were operating in both the Euphrates Shield zone and Afrin.

State-run Turkish news outlets have a clear motive in extolling Turkey’s more humanitarian endeavours. Nevertheless, such reports demonstrate a clear intention on Ankara’s part to consolidate its sizeable foothold in northern Syria.

“The head is Turkish, the body Syrian,” quipped one Syrian man when describing all the various institutions, ranging from the security and police forces to the local councils that Turkey has established in the areas it controls. ‘Brotherhood has no borders’ is also a slogan inscribed on those Turkish-built institutions in both Turkish and Arabic. While such anecdotal examples may indicate that Turkey seeks to gradually annex these territories, Ankara invariably stresses that it supports preserving Syria’s territorial integrity.

Turkey’s two operations into Syria did fulfil some of its security needs. ISIS no longer has a foothold on Turkey’s border thanks to Euphrates Shield, and Olive Branch fulfilled Ankara’s goal of preventing the Syrian Kurds from taking over all of Syria’s northern border. Remaining in Syria, or at least retaining a sizeable proxy FSA presence there, will help ensure these battlefield victories are not undone.

“Turkish actions in northern Syria are driven by security concerns,” Timur Akhmetov, a Middle East analyst at the Russian International Affairs Council, told Ahval News.

“To enhance its chances there, Turkey supports a military presence by providing limited humanitarian assistance. It is not, however, feasible at the moment to see if such investments will be guaranteed by the main actors in Syria, such as Damascus, or whether they will result in pro-Turkish sentiments in the long-run.”

The Syrian regime, which has retaken most of the country, has staunchly opposed Turkey’s cross-border incursions since the start of Euphrates Shield. Russia has proven more tolerant of the Turkish military presence, but is unlikely to recognise or acquiesce to any potential Turkish annexation of Syrian territory.

“Turkey is trying to convert its presence into political influence, but Russia so far has clearly signalled to Turkey that the Turkish presence in northern Syria is tolerated due to Turkish security concerns, meaning that no political claims are recognised as legitimate by the Astana agreements,” Akhmetov said.

Akhmetov compared Turkey’s presence in Syria to Israel’s 1982 invasion of Lebanon to remove the Palestine Liberation Organisation (PLO) from the south of the country next to its border. For much of the next 18 years, it controlled a swathe of southern Lebanon alongside a proxy army called the South Lebanon Army (SLA) that, much like the Turkish-backed FSA forces today, it armed and trained to help enforce a buffer zone in that area, before finally withdrawing in 2000.

As with most analogies, there are some important distinctions between this ongoing case and that historic case.

“I’m not sure if the best way to look at it is in terms of legal annexation,” said Tony Badran, a research fellow at the Foundation for Defense of Democracies, a Washington-based think tank. “These areas have been a direct Turkish sphere of influence, and have been getting more and more integrated into Turkish administration. In many ways, for historical, political and cultural reasons, that goes well beyond what Israel had in southern Lebanon.”

Badran, like Akhmetov, sees Russia as the primary player in determining how long this situation lasts.

“For as long as the status quo between Turkey and Russia persists, and the limitations on the Assad regime’s manpower and capabilities continue to be an obstacle to its territorial ambitions, then I suspect this arrangement is likely to remain in its current, de facto, form,” Badran said.

While the Euphrates Shield zone has proven relatively stable and secure under Turkish control, the same cannot be said about Turkish-occupied Afrin.

“When you look at Afrin today there is no stability or security, it is just chaos,” Mutlu Çiviroğlu, a Kurdish and Syria affairs analyst, told Ahval News.

“Amnesty International, Human Rights Watch and the U.N. Human Rights Commission all state that human rights violations, torture, kidnapping and looting are common in today’s Afrin. This was a region which had exemplary stability and was a refuge for many thousands of displaced people. A place where Kurds and Arabs, Muslims and Yezidis and so on coexisted.”

Çiviroğlu said most of Afrin’s residents had been displaced by Turkey’s invasion while Ankara has facilitated the resettlement of many Syrians from across the country there, sparking accusations that it is working to alter Afrin’s Kurdish-majority demographics.

This month, clashes in Afrin between Turkish-backed factions have left at least 25 dead and bode ill for Ankara’s claims to have brought stability to the tiny enclave. “The clashes provoked terror among civilians,” said the head of the UK-based Syrian Observatory for Human Rights Rami Abdul Rahman, who summed them up as “unprecedented since the rebels seized Afrin”.

Çiviroğlu said that since Turkey is the “occupying power” in Afrin it had the responsibility to maintain stability and security, both of which Afrin has been chronically lacking.

“Turkey’s argument of removing terrorists from that region and bringing stability and security rings hollow,” he said, adding that Turkey’s occupation of Afrin is an attempt to “expand the territories under its control to use as a bargaining chip for negotiations so it can have more of a say over Syria’s future.”

Paul Iddon

https://ahvalnews.com/syrian-war/how-long-will-turkey-stay-syria

Syria tensions ramp up as Assad eyes Afrin

Political tensions are mounting once again in Syria as Damascus prepared to send troops into Afrin, where the Turkish military has launched a large-scale operation against Kurdish militants, the People’s Protection Forces (YPG).

As news of the possible deal between Damascus and the Kurds broke, Turkish Foreign Minister Mevlut Çavuşoğlu warned that no one would stop Turkish troops should Syrian forces enter the enclave, in a barely veiled threat of confrontation. Turkey’s main share index fell on the news.

Turkey, the United States and Russia, as well as Syrian President Bashar Assad and the Kurds, are vying for control of northern Syria, ratcheting up tensions in a seven-year war, after the virtual defeat of Islamic State. The area, home to a mixture of Kurdish and Sunni Arab minorities, is strategically adjacent to Iraq and Turkey, with important oil resources.

Forces loyal to Syrian President Bashar Assad will enter Afrin in the coming hours after reaching an agreement with Kurdish forces, Syrian state media said. Syria woukd also re-establish a military presence along the border with Turkey, which has actively supported a range of armed groups intent on overthrowing Assad’s government, including the Free Syrian Army (FSA), deployed against the Kurds, it said

“If they (the Syrians) are entering to protect the YPG/PKK, nobody can stop the Turkish army,” Çavuşoğlu said at a news conference in Amman, Jordan.

FSA

Militants of the Turkish-backed FSA in Syria

Turkey has rejected any talk of Assad retaking the border, saying his government has courted and supported the Kurds against Turkey.

President Recep Tayyip Erdoğan ordered Turkish troops into Syria on Jan. 20, saying an operation was needed to cleanse the area of Kurdish militants allied with the Kurdistan Workers’ Party (PKK), which has fought a three-decade war for autonomy from Turkey at the cost of about 40,000 lives, most of them Kurdish.

Russia, however, is concerned about possible clashes between Turkish and Syrian troops should Syria’s army be deployed, and has approached Turkey to negotiate a possible deal, according to Timur Akhmetov, a journalist and researcher for the Russian International Affairs Council.

The deployment of Syrian troops would come just three days after U.S. Secretary of State Rex Tillerson visited Ankara and agreed with Turkey to set up working groups to deal with differences between the two NATO allies over Syria. Washington has opposed the Turkish incursion, saying it threatens to de-stablise Syria further and hurt the fight against Islamic State (ISIS) — the Kurds are the most powerful allies as the West does battle with the group.

Russian President Vladimir Putin is now “pushing the Assad piece forward” after Ankara and Washington reached the agreement to patch up their relationship, Tim Ash, senior emerging markets strategist at BlueBay Asset Management in London, said on Monday.

Moscow, which has benefited from a closer relationship with Ankara as ties with the U.S. frayed, could now close Syrian airspace to Turkish jets, leaving Turkish troops exposed on the ground, Ash said.

Turkey has broken international law by occupying Afrin after it realised its support for Islamist terrorists flowing across the border from Turkey failed, Bouthaina Shaaban, an aide to Assad, said on Monday, according to Turkish news website Gazete Duvar.

Mutlu Civiroglu, an expert on Kurdish affairs, said the deal between Damascus and the Kurds isn’t done, though may be signed in the coming hours.

Turkey’s main BIST-100 share index fell 0.2 percent to 116,330 points at 3:04 p.m. in Istanbul, reversing earlier gains.

Mark Bentley

https://ahvalnews.com/syria-turkey/syria-tensions-ramp-assad-eyes-afrin