Kurdish Demo in Support Besieged Kurdish City Kobani, Washington, DC

KOBANI NEEDS YOUR VOICE! *

Kobani_ISIS

Dear Community members, human rights activists and peace advocates,

The Kurdish city of Kobani (aka Kobane / Ayn al-Arab) in Northern Syria has been under brutal attack by the Islamic State of Iraq and Sham (ISIS/ ISIL/ IS) for 20 days now.

Despite the heroic resistance of the Kurdish Protection Units (YPG) and the people of Kobani, ISIS has the advantage of sophisticated US weapons it seized from the Iraqi Army in Mosul and has surrounded the city.

Unfortunately, the Kurds only have light weapons, which are no match for the heavy ISIS weapons such as Humvees and Abrams tanks.

If the international coalition against ISIS does not act immediately by carrying out more effective airstrikes against ISIS around Kobani, a large scale massacre similar to that carried out by ISIS against the Ezidi community in Sinjar, is imminent.

While we applaud President Obama for his determination in “degrading and destroying ISIS”, we are saddened by his inaction against ISIS in its attack on Kobani.

If the international community, especially the US, does not act immediately, thousands of people will face execution by ISIS.

As the leader of free world, the US has the moral responsibility to support the Kurds, who are fighting against ISIS both in Syria and in Iraq.

The coming hours are fateful and pivotal for the people of Kobani. We need to stand up and make our voices heard, to the White House and to the entire world.

Please join us in front of the White House in an effort to draw public attention to this very critical situation.

When: October 4, 2014

Where: In front of the White House

What Time: 3:00 pm

* This statement was sent by the Greater Washington Area Kurdish Community

Mandela: “I am a Part of the Kurdish Struggle”.

Nelson Mandela’s message for Kurds on September 6 1997: “I am a part of the Kurdish struggle. I am one of you.”

Rojava İçin İkinci Lozan Korkusu

Mutlu Çiviroğlu, Washington’ı ziyaret eden BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş ile Radikal için konuştu.

Rojava için ikinci Lozan korkusu

YPG’nin Til Koçer Kapısı’nı ele geçirmesinin dengeleri değiştireceğini belirten Demirtaş, Suriyeli Kürtlerin garantiler almadan muhalefetin çatısı altında Cenevre’ye gitmesinin ikinci bir Lozan’a yol açacağını söyledi.

MUTLU ÇİVİROĞLU / WASHINGTON

Partinizin Washington temsilciliği tarafından düzenlenen 1. Kürt Konferansı beklentilerinizi karşıladı mı?

Avrupa’nın birçok önemli merkezinde Avrupa Parlamentosu da dahil bugüne kadar birçok başarılı Kürt konferansalar gerçekleştirildi. Buradan baktığımızda Avrupa’da bu kadar konferans yapılırken Amerika’da hiç yapılmamıştı. Bu nedenle bu konferansın Amerika’da ilk defa gerçekleşiyor olması, bizim için çok önemliydi. Bu başlıkta ve bu kapsamda bir konferansın ABD’nin başkentinde başarılı bir organizasyon ve katılımla düzenleniyor olması, yüksek bir ilgiyle karşılanması önemlidir. Doğrusu biz de Türkiye ’den gelirken iyi bir konferans olabileceğini tahmin ediyorduk. Fakat beklentilerimizin üstünde bir başarı ortaya çıktığını söyleyebilirim.

Konferans sırasında görüştüğüm gazeteci meslektaşların ve sivil toplum kuruluşu temsilcilerinin bu tür konferansların artması yönünde beklentileri var. Partiniz ABD’de her yıl böyle bir konferanslar yapmayı düşünüyor mu?

Evet, görünen o ki ihtiyaç olacak ve yapmak gerekecek. Ortadoğu’da sorunların kısa zamanda çözülmeyeceği belli. Fakat sorunlar çözülürken Kürtlerin rolünün ne olacağı tartışılmalıdır mutlaka. Özellikle büyük merkezlerde büyük başkentlerde sık sık hatırlatılmalıdır. İşin doğrusu her yıl da dengeler değişiyor Ortadoğu’da. O nedenle Kürt sorunu orta yerde durduğu müddetçe ve Ortadoğu sorunu da bu boyutta bu kapsamda ortada durduğu müddetçe bu konferansları yapmak gerekecek. Seri hale gelmesinde ben fayda görüyorum. İnşallah 8’inci 20’nci konferanslara gerek kalmadan bu sorunlar çözülmüş olur.

Konferansta iki konu öne çıktı: Barış süreci ve özellikle de Rojava konusu. ABD kamuoyunun Rojava’ya bakışını ilgisini nasıl buldunuz?

Kürt ve Kürdistan gerçeği ABD’de daha yeni yeni tanınmaya başlanıyor. Bu güne kadar Kürtlerin inkârı, tarih sahnesinden silinmesi girişimleri Kürtleri uluslararası alanda da görünmez hale getirmişti. Özellikle Körfez Savaşı ve Irak’ın işgali ile birlikte ABD hükümeti ve toplumu da Kürtleri tanımaya başladı. Şimdi Suriye’deki gelişmeler, Türkiye’deki ve İran’daki durum ile birlikte artık burada iyice bilinen tanınan bir toplum haline geldiler. Buradan yola çıkarak şunu söyleyebilirim: Özellikle Rojava’daki gelişmeler buradan dikkatlice izleniyor. Medya izliyor, hükümet izliyor. Fakat bir eksik bilgilenmenin ve Rojava’ya dönük bir kara propagandanın etkili olduğunu söyleyebilirim. Hem medyada hem hükümet nezdinde bu var. Türkiye Dışişleri Bakanlığı’nın yaptığı kara propaganda, ‘PYD’nin Esad yanlısı olduğu’ şeklindeki kara propaganda belli bir sonuç doğurmuş. Böyle bir algı oluşmuş.

Konferans ile birlikte bu algının tartışmaya açıldığını düşünüyoruz. Bizim yaptığımız resmi temaslarda da bu algının tartışmaya açıldığını düşünüyoruz artık. Şimdi bu algıyı düzeltmek için daha çok çaba sarf etmek lazım. Çünkü oradaki Kürtler Esad yanlısı Esad taraftarı değiller. Oradaki Kürtlerin duruşu üçüncü bir çizgidir. Kürtler birilerinin tetikçisi olmadı diye kimse Kürtleri suçlayamaz, eleştiremez. Bu duruşun iyi anlatılmasına ihtiyaç var. Bu konuda eksiklik olduğunu fark ettik.

Konuşmanızda bu konunun Dışişleri Bakanlığı görüşmenizde gündeme geldiğinden bahsettiniz. Salih Müslim’in ABD’ye gelme çabaları vardı. Bu konuda ABD hükümetinden bir isteğiniz oldu mu, ya da bir çalışmanız olacak mı?

Tabi ki ABD hükümetine de PYD ile doğrudan görüşmelerinin faydalı olacağını, kendilerini kendilerinden dinlemenin faydalı olacağını belirttik. Salih Müslim’e şimdiye kadar vize verilmemesinin yanlış bir uygulama olduğunu belirttik. Ayrıca PYD’nin mesajını da kendilerine ilettik. Çünkü kendilerinin gelememeleri nedeniyle bizim aracılığımızla iletmemizi istedikleri mesajı ilettik.

Neydi o mesaj?

İfade ettiğim gibi üçüncü yol çizgisi Suriye’de bütün halklar ve kimliklerle eşit bir temsil modeli, Suriye’nin birliğinin korunması. Bu çerçevede, ‘diplomatik çözüme hazır oldukları, kimseye düşmanlık yapmadıkları ve sadece kendi bölgelerinde meşru savunmalarını yaptıkları’. Yine, ‘Cenevre 2 Konferansı’na da kendi kimlikleri ile Kürt Yüksek Konseyi şemsiyesi altında katılmak istediklerini ama konferansta birleşmiş bir muhalefet olarak çıkılabileceklerini’ de ifade ediyor PYD yöneticileri. Kürt Yüksek Konseyi’nin de ortak düşüncesi bu. Biz de bu düşünceleri paylaştık hükümet yöneticileri ile.

Cenevre 2’den bahsetmişken sizce Rojavalı Kürtler bu konferansa yönelik nasıl bir tutum sergilemeli? PYD, Kürtlerin Yüksek Konsey adı altında bağımsız olarak katılmasından yana ama Suriye muhalefetiyle katılıma sıcak bakanlar da var.

Tabi ki Kürtler orada kendi kararlarını kendileri vermeli. Bizim onlar adına konuşma yetkimiz yok. Ama biz, oradaki kardeşlerimizin yararının birlikten geçtiğini düşünüyoruz. Kürt hareketlerinin kendi kimliğiyle gücüyle birlik halinde gitmeleri çok önemlidir. Şu an görünen o ki, Suriye muhalefetiyle birleşmenin henüz koşulları oluşmamıştır. Suriye muhalefeti Kürlere hiçbir taahhütte bulunmadan, karşılıksız ve riskli bir şekilde, Suriye muhalefetinin çatısı altında Cenevre’ye gidilmesi Kürtlere ikinci bir Lozan’ı yaşatabilir. Kürtler bir kez daha aldatılabilir. Fakat Kürtler kendi kimlikleri ile katılıp orada taleplerini savunduktan ve talepleri ile ilgili güvence aldıktan sonra konferansta Suriye muhalefeti ile birleşip tek bir muhalefet olarak oradan çıkabilirler. Biz naçizane kendilerine şunu önerebiliriz: Mutlaka birlik olarak hareket etmeliler parçalı durmayıp ne pahasına olursa olsun birlik olmalı ve kendi kimlikleriyle Cenevre’de olmalılar.

ABD’de El Kaide gibi radikal gruplar en büyük korku kaynağı. PYD ise bu unsurlara karşı savaş verirken Amerika kamuoyunda kısmen de olsa olumlu tepkiler ortaya çıktı. Buna karşın, ABD hükümetinin bu konudaki gönülsüzlüğünü neye bağlıyorsunuz?

Aslında burada Türkiye’nin rolünün olduğunu düşünüyorum. Çünkü Türkiye ABD’den ve Avrupa’dan aldığı desteği bu ülkelerin iradesinin hilafını radikal gruplara yönlendirmiştir. Birçok ülke Suriye’deki muhalefete destek sunarken, gerek insani yardım gerek lojistik desteği gerek silah desteğini sunarken bunları El Kaide ve ya benzeri gruplara ulaşması amacı ile yapmıyorlar. Ama Türkiye bu yardımları koordine eden ülke olarak bunların El Kaide veya benzeri gruplara ulaşmasında kolaylık sağlamıştır. Ama bu da bir müddet sonra bütün destek sunan ülkeleri rahatsız etmiştir.

Özellikle Amerika hükümetinin Suriyeli sivillere gönderilen yardımların El Kaide’nin eline geçmesi Amerika toplumu tarafından kabul edilecek bir durum değil. Bizzat Amerikalıların kendi eliyle oradaki El Kaide militanlarını besliyor gerçeği zannedersem Amerika toplumunu da rahatsız ediyordur. Bu Türkiye’nin izlediği yanlış dış politikasının bir sonucu olmuştur. Rojava’da desteklenmesi gereken sivil halk hareketleri varken, onlara yardım edilmesi gerekirken, maalesef ki dünyanın çeşitli yerlerinden gelip Rojava’ ya saldıran bu radikal gruplara bu yardımlar ulaşmıştır. Halen de tümüyle bu yardımların kesildiğini söylemek mümkün değil.
Dolayısıyla şu an Türkiye içine düştüğü durumu ve bu ülkelerle kurduğu aldatmaya dayalı ilişkinin hesabını vermek üzere sorgulanıyor. Ankara ’nın dış politikası sorgulanıyor. Türkiye’nin Bağdat ile yeniden ilişki kurmaya zorlanması da aslında bütün bu hataların sonucudur.

Sayın Başkan, CIA’in eski ikinci adamı Morell de Amerikan basınına yaptığı açıklamalarda Suriye’deki El Kaide varlığının çok ciddi boyutlara ulaştığını ve ulusal güvenliğe en ciddi tehdit olduğunu dile getirdi. YPG Suriye’deki radikal gruplara karşı duvar işlevi görüyorken, Washington’un sessizliğini sadece Türkiye ile açıklamak mümkün mü?

Türkiye’nin önemli bir rolü var tabi ki. Fakat Kürtlerin orada statü kazanmasını engellemek için, El Kaideci grupların Kürtlere saldırmasına bir müddet göz yumulmuştur. Bu bir gerçektir. Uluslararası güçleri de belki doğrudan kendi gönderdikleri yardımların onlara ulaşmasından rahatsız olmuşlardır ama radikal grupların Kürtlere saldırmasına ve onların kazanımlarını yok etmesi için de bunlara bir müddet göz yummuşlardır. Bunların başarılı olmayacağını anlayınca, giderek kendilerinin güçlendiği ama YPG’yi zayıflatamadıklarını anlayınca da paniklemeye başladılar.

YPG’nin kontrol altına aldığı Til Koçer Sınır Kapıs’nın (Yarubiye) Rojava üzerindeki ambargonun delinmesi açısından çok önemli olduğu söyleniyor. Bu konudaki düşünceleriniz nelerdir?

Til Koçer Kapısı’nın kontrol ediliyor olması ve ele geçirilmesi Rojava devrim sürecinin şu ana kadarki en önemli hamlelerinden biri oldu. Askeri ve siyası açıdan birçok şeyi değiştirecek bir gelişme oldu bu. Öyle sanıyorum ki artık herkes, bölge ülkeleri de dahil bütün uluslar arası güçler YPG’nin ve bu vesile ile hem Kürtlerin, hem de Kürt Yüksek Konseyi’nin daha ciddiye alınması gereken bir güç olduğunu anladılar. Bu hamle, muhatap alma konusunda da, uluslararası alanda PYD’nin elini güçlendirdi diye düşünüyorum.

Kapının kontrolü ambargonun kırılması için de etkili bir hamle oldu. Çünkü hem devrimi boğmaya çalışıyorlardı, hem de oradaki halkı izole edip ambargo uygulayarak kendilerine mecbur ve muhtaç etmeye çalışıyorlardı. Til Koçer kapısı Kürtlerin daha da rahatlamasına ve mücadeleyi sürdürmelerine vesile olacak.

Güney Kürdistan hükümetinin ambargoyu çağrıştıran politikaları dönemin ruhuna uygun değildir. Ben inanıyorum ki bu politikalar Güney Kürdistan halkına da zarar verdiğini Kürdistan hükümeti görmüştür. Bunun çok sürdürülebilir olma şansı yoktur. Kürtler arası diyalog, işbirliği ve dayanışma bu kadar tarihi bir önemdeyken kimsenin yanlış yapma lüksü yoktur. Ben bu hatanın kısa sürede telafi edileceği düşüncesindeyim.

PYD’ye sert muhalefeti ile bilinen Yekiti Partisi liderlerinden Fuat Aliko geçenlerde bana BDP ’nin Rojavalı partileri için oynadığı rolden övgüyle bahsetmişti. Siz parti olarak Rojavalı Kürleri bir araya getirme, yardımcı olmaya devam edecek misiniz?

Bugüne kadar Kürt Yüksek Konseyi temsilcileri Türkiye’ye geldiğinde ayrım gözetmeksizin hepsiyle ilişki kurmaya destek olmaya çalıştık. Biz oradaki partiler arasında ayırım gözetmeyiz. Kürtlerin kurtuluşu için, birlik için mücadele eden bütün partiler, Kürdistani güçler, bizim için dosttur ve aynı değerdedir. Biz onların birleşmesi ve birlikte hareket etmeleri için elimizden geleni yapmaya devam edeceğiz. Diplomatik alanda da Rojava Kürdistanı’nın çıkarlarını savunuyoruz. Türkiye Kürtleri için yürüttüğümüz mücadele kadar siyasi ve diplomatik alanda Rojava sorununu her yerde dile getiriyoruz ve takipçisi oluyoruz. Çünkü Kürdistan’ın, Kürt halkının özgürlüğüne doğru giden yolda bütün halkların özgürlüğü vardır. Bölgenin barışı vardır, buna yürekten inandığımız için yapmaya devam edeceğiz.

Sizin parti olarak önümüzdeki günlerde Rojava’ya yönelik çalışmalarınız olacak mı?

Tabii ki. Biz 7 Kasım’da bütün milletvekillerimizin katılımıyla Nusaybin’de bir etkinlik yapacağız. On binler ile yüzbinler ile sınıra yürüyeceğiz ve sınıra inşa edilmek istenen duvarların yapımını durduracağız. Bu öyle bir defalık bir protesto yürüyüşü olmayacak. Duvar yapımı duruncaya, abluka kaldırılıncaya, sınırlar günlük ticarete ve insani yardıma açılıncaya kadar kesintisiz sürecek bu sınır eylemi. Bu konuda çok ciddi ve kararlıyız. Hükümetin tutumu nedir bilmiyoruz ama o güne kadar diplomatik yol ile bahsettiğim sorunları çözmek istiyoruz.

Son olarak da konferansın bir diğer önemli gündem maddesi olan barış süreci ile ilgili görüşlerinizi öğrenmek istiyorum.

Dünyanın birçok yerinde olduğu gibi Amerika’da da barış sürecinin yakından takip edildiğini ve destek gördüğünü gözlemledik. Müzakere sürecinin kendisi zaten bir mücadeledir. Bundan vazgeçmek bu bitti demek veya biz asla konuşmayız. Görüşmeyiz demek silahlara davetiye çıkarmaktır. Silahlara davetiye çıkaracak bir pozisyonda olmak büyük bir sorumluluk demektir. Ama Başbakan Erdoğan ortaya çıkan siyasi sonuçları partisel çıkarları için fırsat olarak değerlendirmiştir. Bu defa böyle davranmaması için bütün kesimlerce uyarı yapılmasına rağmen, AKP sürecin siyasi rantını yemeyi çözüme değiştirmiştir.

Ama süreç tamamıyla bitmiş ve ya nihayetlenmiş diyemeyiz. Çünkü Sayın Öcalan bu konuda ısrarcı olmaya devam edecek, diyaloğu müzakereye çevirmeye devam edecek. Süreç şu an can çekişiyor, sürecin ilerleyebilmesi için Sayın Öcalan’la müzakereye başlanması, kendisinin dış dünyayla bağlantı kurup bunun için yasal düzenlemenin yapılması, bağımsız üçüncü bir gözlemci gücün kabul edilmesi gerekiyor. Hükümetin en azından bunlara cevap vermesi bekleniyor. Kısa süre içinde hükümetten olumlu yanıt alınırsa, olumlu pratik adımlar atılırsa süreç ilerleyebilir. Yoksa sürecin Sayın Öcalan tarafında da artık ilerletilemez hale gelmesi gibi bir durumla karşılaşabiliriz.

Sizin son dönemlerdeki mesajlarınızda bir sertlik var bu, hükümetin beklentilere cevap vermemesinden mi kaynaklanıyor, neden?

Sürecin riski nedeniyle hükümete mesajlarımızı daha sert bir tonda ilerletmeyi tercih ettik. Çünkü hükümet bu güne kadar vermiş olduğumuz mesajları a yanlış anlamış ya da anlamamıştır. Bu işin çocuk oyuncağı olmadığını sert bir dille hükümete anlatmak gerekiyordu. Üslubumuzdaki sertlik süreci kaybetme kaygısından kaynaklanmıştır. Sürece duyduğumuz kaygıdan kaynaklıdır. Yoksa süreci bitirme adına ya da gerilim yaratıp süreci sekteye uğratma hamleleri değildir. Tam tersine süreç can çekişti için bizim muhalefetimiz sertleşmiştir.

http://www.radikal.com.tr/dunya/rojava_icin_ikinci_lozan_korkusu-1158496

Anadolu Ajansı’nın Kürtçe Servisi Karışık Tepkiler Alıyor

Yetkililer övgüyle karşılıyor fakat birçok Kürt, hükümetin niyetinden kuşku duyuyor.

Mutlu Çiviroğlu

Resmi Anadolu Ajansı’nın (AA) 1 Eylül’de Kürtçe yayın yapmaya başlaması Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) yetkililerince takdirle karşılanırken eleştirenler bu dilin daha yaygın kullanılmasını savunuyorlar.

AA Kürtçe servisi Türkiye’den ve dünyadan siyaset, ekonomi, spor, turizm, kültür ve yaşam konularını Kürtçe’nin önde gelen Kurmançi ve Sorani lehçelerinde işliyor. Türkçe, İngilizce, Arapça, Boşnakça ve Rusça’nın ardından Kürtçe, AA tarafından kullanılan altıncı dil oldu.

Ajansa göre Kürtçe servisinde çoğu Ankara ve Irak Kürt Bölgesi başkenti Erbil’de yerleşik olmak üzere 40 kişilik bir ekip çalışacak. Kendilerine Mardin Artuklu Üniversitesi’nde ve Muş Alparslan Üniversitesi’nde Kürtçe dilinde akademik ve gazetecilik eğitimi verildi.

Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç gelişmeyi memnuniyetle karşıladı.

Yaptığı açıklamada “Kürtçe yayınıyla AA, Türkiye ile civar ülkelerdeki Kürt nüfusu, Kürt kardeşlerimiz ve oradaki kamuoyu arasında güçlü bir köprü kuracak” dedi.

AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik, AA’nın Kürtçe servisinin, Kürdistan İşçi Partisi’nin (PKK) propagandasına karşı mücadelede yardımcı olacağını vurguladı.

Çelik, “Bölgede tek taraflı bilgilendirme oluyor, bunlar çoğunlukla PKK propagandası. Maalesef bu bir kirli bilgilenmeye yol açıyor. Dolayısıyla Anadolu Ajansı’nın böyle bir eksikliği görerek harekete geçmesi, Kürtçe servis bölümünü açması bence çok faydalı olacaktır” değerlendirmesinde bulundu.

Sağlık Bakanı Mehmet Müezzinoğlu, bu girişimin Türkiye’nin demokratikleşmesine yönelik bir adım olduğunun altını çizdi.

“AA Kürtçe Servisi’ni ülkemizde demokratikleşmeye ve ifade özgürlüğüne yönelik önemli bir adım olarak görüyorum. Bunun birliğimizi ve dayanışmamızı güçlendirmesini ümit ediyorum” şeklinde konuştu.

Kürt çevrelerden gelen tepkiler ise daha ihtiyatlıydı. Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş, AA’nın faaliyetleri arasına Kurmançi ve Sorani lehçelerinin de girmesini “önemli adım” olarak gördüklerini ifade etti.

Uluslararası yazarlar grubu PEN’in Kürtçe bölümü başkanı Şeyhmus Sefer, SES Türkiye‘ye konuşarak AA’nın Kürtçe servisini hayata geçirmesinin bir paradoks olduğuna çünkü hükümetin Kürtçe dilinde tam eğitime izin vermeyi reddettiğine değindi.

“AA’nın Kürtçe yayına başlaması tabii ki olumlu bir adım. Fakat burada bir aldatmaca var. Eğer Kürtler kendi anadillerinde eğitim alamıyorlarsa AA’nın veya TRT 6’nın Kürtçe servis açmasının maksadı ne?” sorusuyla devlet denetimindeki Kürtçe TV kanalına atıfta bulundu.

Sefer, hükümetin herşeyden önce Kürtçe eğitimi kabul etmesi gerektiğini, bunun Kürt halkı için “temel insan hakkı” olduğunu ekledi.

“Eğer yetkililer kalıcı barış istiyorlar ve insan haklarına saygı duyuyorlarsa Kürtlerin okullarda kendi anadillerinde eğitim almalarına izin vermeliler. Türkiye’de kendi anadilini konuşamayan milyonlarca Kürt çocuk var” şeklindeki görüşlerini SES Türkiye ile paylaştı.

Sefer, Kürtçe’nin korumaya yönelik adımlar atılmaması halinde hayatiyeti tehlikeye girebilecek diller arasında olduğu hususunda UNESCO’nun uyarıda bulunduğuna işaret etti.

AA’nın Kürtçe Servisi ile ilgili olarak “Kürtler için standart, ana dilde eğitim ve dillerinin korunması, geliştirilmesidir. Bunun dışında hiçbir Kürt, bu gibi politikalara hiçbir değer vermez” görüşünü ileri sürdü.

Radikal gazetesinin önde gelen köşe yazarlarından Ali Topuz, Sefer’in endişelerini son günlerde yazdığı bir makalesine taşıyarak Kürtçe’nin öğrenim dili yapılmaması halinde iki veya üç nesil sonra kaybolacağını yazdı.

İstanbul’da yaşayan Kürt şair ve oyun yazarı Rumet Soylu, AA’nın Kürtçe servisi hakkında iyimser fakat arkasındaki etmen konusunda şüpheci.

SES Türkiye‘ye konuşarak “Benim görüşüme göre AA’nın Kürtçe servisi daha çok TRT 6’ya benziyor. Türkiye, 80 yıldır Kürt bulunmadığını ve dillerinin olmadığını söyledi. Bunun gibi adımlar red politikasının başarısızlığını açıkça gösteriyor” tespitini ortaya koydu.

Diyarbakır’da öğretmenlik yapan Ömer Fidan, hükümetin kendi siyasi gündemini hayata geçirmek için bu gibi adımlar atıyor olmasından kaygı duyduğunu belirtti. Fidan, ne üniversitelerdeki Kürtçe eğitim programlarının ne de TRT 6’nın Kürtçe diline olumlu bir katkı yapmadığını, AA’nın da yetersiz kalmasından korktuğunu ilave etti.

http://turkey.setimes.com/tr/articles/ses/articles/features/departments/national/2013/09/10/feature-01

YPG Chief Commander Hemo: Kurds Are Bulwark Against Islamic Extremism in Syria

Sipan Hemo, commander of the controversial People’s Defense Units (YPG) in Syria, is adamant: “We are not a military wing of any party,” he says in an interview with Rudaw. Hemo denies that the militia is part of the dominant Democratic Union Party (PYD), which has taken control of Syria’s Kurdish areas and has friendly ties with the Kurdistan Workers Party (PKK). The PYD has been accused by some of shady ties with the Damascus regime, and of heavy-handed rule over the Kurdish regions.
 
 
 
Hemo, whose fighters have been recently involved in deadly clashes with the radical Islamic Jabhat al-Nusra, says that Turkey has nothing to fear from the YPG units. “We see radical Islam as a threat not only to ourselves, but also to the Turkish people and the world as well,” he insists.
 
 
 
 
Sipan Hemo: Some of the Arab villagers support YPG. Actually, it was upon their request that the YPG went there. The Jalagha and Jiburi tribes support the YPG. Most of the region supports the YPG. I have to point out that in the recent clashes we have been fighting against many foreigners, who are entering Syria from Turkey. For instance, the ones killed in Serekaniye were the citizens of other countries such as Egypt, Saudi Arabia and Tunisia. One of the jihadists was a US citizen! Many of the militants killed in Tel Kochar were carrying Iraqi and other passports.
 
YPG Commander: Kurds Are Bulwark Against Islamic Extremism in Syria
A female member of the Kurdish People’s Defense Units (YPG). Her units have been locked in fierce clashes with members of the radical Jabhat al-Nusrah near the border with Turkey. Photo: AFP
 
 
 

  We Kurds are a democratic, progressive, and tolerant people in the region.  

Rudaw: What do you think about the presence of Al-Qaeda in Syria? Some experts believe that the more secular Kurds are a blessing for the US and the West against these groups.

Sipan Hemo: We Kurds are a democratic, progressive, and tolerant people in the region. Look at the Kurdistan Region! It is the best example of what I am saying. None of the Arab nations have reached such an advanced level. Kurdish people have potential to even create better than this. Therefore, it is in the interest of the US and the West to acknowledge the Kurds (in Syria) and their potential.

Rudaw: How do you think the West should approach the Kurds?

Sipan Hemo: It was the West that divided Kurdistan into four parts, leaving Kurds under the governance of chauvinistic states that have denied us and carried out assimilation policies. Unfortunately, they are still doing the same thing, and continue to ignore the Kurdish struggle. They should talk with Kurds, and take them into account on issues related to the region. If Kurds gain status in the Middle East, it will certainly benefit the US and the West as well.

Rudaw: The Syrian crisis has arrived at an impasse. What do you think is the way out?

 
 Therefore, it is in the interest of the US and the West to acknowledge the Kurds (in Syria) and their potential. 
 

Sipan Hemo: The Syrian Revolution has reached a critical point. In other words, radical Islamists are seen in the forefront. This poses a threat to the US and the West. The conflict between the Alevis and Sunnis has reached an irreversible point. This issue can only be resolved through recognizing the Kurds and granting their rights. Nobody other than Kurds can remedy this problem. If the US and the West do not take Kurds into account, radical Islamists will take over, and that will cause Syria to break up.

Rudaw: You just mentioned there are many foreigner fighters in the Jabhat al-Nusra and that they enter from Turkey. How would you say Turkey is letting these radical Islamists into Syria, while Ankara is involved in a peace process with the Kurds in Turkey?

Sipan Hemo: This is indeed a very striking situation. Although Turkey is in the middle of a peace process with its Kurdish population, it is uneasy about the situation of Kurds inside Syria. This might seem like a contradiction, but we know that it is not. Kurds in the other three parts of Kurdistan (Turkey, Iran and Iraq) have never achieved such gains in a short period of time. The gains achieved in western (Syrian) Kurdistan happened very fast, and these gains already have and will have some results in the region.

As Kurds, our position has been from the beginning to remain neutral and not take the side of the regime or the opposition. We know we cannot do anything for the rest of Syria, but on every occasion we have emphasized that we can protect our own Kurdish region in Syria. But Turkey got uncomfortable with our stance. What discomforts Turkey is the fact that Kurds govern the Kurdish region. Turkish officials recently announced that they will not stay indifferent to the development alongside their borders and will interfere. The main reason for this announcement is the gains of Kurds alongside the Turkey’s border.

 Although Turkey is in the middle of a peace process with its Kurdish population, it is uneasy about the situation of Kurds inside Syria.  
 
 

Rudaw: Do you really pose a threat to Turkey? Are Turkey’s concerns justified?

Sipan Hemo: Contrary to what has been said we, as the YPG, see ourselves as friends of the Turkish people. We side with those who can contribute to the advancement of democracy in the region. If the region gets under the control of radical Islamists, that would be a disaster for the Middle East. We see radical Islam as a threat not only to ourselves, but also to the Turkish people and the world as well. Our achievements in Syria will be beneficial to the Turkish people and the people in the region.

Rudaw: Raising the YPG flag at the Serekaniye border gate has made some Turkish officials uneasy.

Sipan Hemo: This should not be seen as a problem at all. We raise the YPG flag in the areas where we take under control to mark our achievement. But, I need to stress that the Kurdish region is under the control of the Supreme Kurdish Council (SKC). It is the SKC that governs the region. After military success, these areas are handed back to SKC and the SKC flag will be raised. In other words, no flag other than SKC will be raised at the border gate.

Rudaw: Kurdish parties say that the YPG is the military hand of the Democratic Union Party (PYD). What is your answer to this?

Sipan Hemo: Unfortunately, this issue is raised a lot. When we decided to form YPG, we not only visited PYD, but also other parties as well. We visited the president of the Kurdistan Region Massoud Barzani too. We have knocked on the doors of many parties, people and leaders.

  If the US and the West do not take Kurds into account, radical Islamists will take over, and that will cause Syria to break up. 
 

We told all these people that we were planning to form a military power in Western Kurdistan. As you may remember, there were some attacks against the Kurds in Qamishlo in 2004 and in Raqqa in 2007. To prevent similar incidents, we felt it was a must to form a military force.  Yet, all parties and people we had spoken with rejected the idea of forming a military force. They said that it would be difficult to form such a force. Nevertheless, we continued our efforts to form the YPG despite their discouragement. Definitely, PYD helped us out. There are within the YPG, members of other Kurdish parties along with PYD members. Democratic Progressive Party, Kurdish Democratic Union Party, Kurdish Leftist Party, Syrian Kurdish Democrats Party as well as Assyrians and Arabs are also part of YPG units.

I want to repeat once more that we are not a military wing of any party! We are under the command of the SKC. We struggle to defend the Kurdish region. YPG will exist as long as there are security problems regarding western Kurdistan.  In fact, this is the first time I am officially stating this to the public through you. We met all parties in March 2009. They may have not mentioned this for their party interests!

http://rudaw.net/english/interview/22072013

Dr. Denise Natali ile Kürt sorunu üzerine bir söyleşi

29 Kasım 2012 Perşembe

Mutlu Çiviroğlu

Kürt konusunda uzman araştırmacı Denise Natali ile National Defense University’deki odasında bir sohbet gerçekleştirdik.

…Suriye’deki Kürtlerin çok parçalı bir şekilde durdukları ve belli bütünlükten yoksun olduklarını söylüyorsunuz. Son dönemlerde silahlı çatışmalar Serêkanîye gibi Kürt bölgelerine de yayıldı. Sizce Kürtler ne yapmalı, nasıl bir tutum belirlemeliler?

Suriye’deki Kürtlerin belli bir stratejileri yok.  Tabi ki onların durumunu anlıyorum. Çok  zor bir durum. Irak Kürdistan’ındaki gibi ya da Türkiye Kürdistan’ı gibi uzun mücadele geleneği, parti ve karizmatik liderleri yok. Suriye Kürtleri arasında böyle bir liderlik yok. Ancak 2000’li yılların ortasında PYD gibi Suriyeli Kürt partileri kuruldu. Bu nedenle zaten dezavantajlı bir şekilde başlıyorsun mücadeleye. Hem örgütsel anlamda, hem de önderliksel bakımdan.

Suriyeli Kürtlerin örgütlenmesi bayağı zaman aldı. Kaldı ki uluslararası destek kazanmaları ve kabul görmeleri daha çok zaman alacak. Suriye Kürtleri, Irak Kürtlerinin gördüğü uluslararası destekten ya da Türkiye Kürtlerinin AB nedeniyle elde ettiği ilgiden mahrum. Gerçekten de onları harekete geçirebilecek etkin bir güç olmadı. Elbette ki bu zor durumun çok iyi farkındayım.

Şu an itibariyle bölge güçlerinin ve Türkiye’nin Suriye’de Kürtlerle ilgili kaygıları var. Suriye’deki olaylara Türkiye’yi hesaba katmadan bakmak da mümkün değil zaten. Bölge ülkeleri, özellikle de Türkiye, Suriye’de güçlü bir Kürt otonomisi görmek istemiyor. Ben de Irak Kürdistan’ı gibi bir otonomiyi yakın zamanda Suriye için mümkün görmüyorum, çünkü Iraklı Kürtlerin böyle bir statüyü elde etmeleri onlarca yıl aldı. Irak’taki Kürtlerin şu anki statüsü bir gecede oluveren bir şey değil!

Ayrıca Suriyeli Kürtlerin şu anda ellerinde yeterince koz da yok. Yani dış destekleri yok? Benim stratejiden kastım bu. Yani nedir nihai hedefleri; bu nihai hedeflere ulaşmak için ne gibi araçlar kullanacaklar? Bu nedenle de Suriyeli Kürtlerin bir strateji belirleyip, gerçekçi hedefler amaçlamaları lazım ve bu amacı elde etmek için planlama yapıp, çalışmaya başlamaları lazım.

Soruyorum size, Suriye Kürtlerini dışardan kim destekleyecek? Iraklı Kürtler mi? Hayır, bu gerçekleşmeyecek. Iraklı Kürtler istemediği için değil, ama jeopolitik açıdan mümkün olmadığı için.  Iraklı Kürtler kendi bölgelerini korumak ve idame ettirmek için maddi kaynaklara ihtiyaç duymaktadırlar ve bunun anlamı da Türkiye ve İran’la dengeli ilişkiler kurmak. Böyle olunca da elbette İran ve Türkiye Suriye’deki Kürt otonomisine izin vermeyeceklerdir.
Kürdistan Bölgesel Başkanı Mesut Barzani’nin  yapabileceği en fazla şeyin bu olduğunu mu düşünüyorsunuz?

Evet, aynen öyle. Barzani’nin Suriyeli Kürtlere sunacağı en fazla şey bu. Barzani elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyor ama olay sadece Barzani ile Suriye Kürtleri arasında değil. Olay Barzani ile kendisini çevreleyen 4 ülke arasındaki diyalektik ilişki ve de uluslararası toplum. İnanıyorum ki Barzani de, Suriye Kürtlerini destekleyip, denize açılacak kapıyı açmayı çok isterdi. Ama mümkün değil çünkü bulunduğu bölge denize kapalı. Barzani’nin kendi bölgesinde birçok petrol şirketi var ve bu petrolünü dışarı satmak için tek kapısı Türkiye. Kolay bir durum değil yani! Ama ortadaki bu jeopolitik zorlukları ve Suriye’deki gerçeklikleri göz önünde bulundurarak söylüyorum ki, Suriyeli Kürtlerin mevcut koşulları en iyi şekilde kullanarak bir strateji belirlemeleri ve nihai amaçlarına ulaşmak için eldeki imkânları en iyi şekilde değerlendirmeleri gerek. Bu ilk aşamada otonomi olmayabilir ama desentrilazasyon olabilir.  Yerel yönetimlerin kontrolü olabilir. Bu süreyi iyi kullanıp daha ileriki taleplere daha iyi hazırlanabilirler. Demin de dediğim gibi Iraklı Kürtler kendi kendilerini yönetmek için 20 yıl boyunca uluslararası yardım aldılar. Eğer böyle bir şey Suriye’de olmayacaksa, oradaki Kürtlerin dâhili müttefikler oluşturup, onlarla birlikte hareket etmeleri lazım. Elbette ki bu dediğim ideal bir ilişki olmayacak. Suriye içindeki sistemi kullanarak, yeni müttefikler bulmaları ve diğer azınlıklar ile işbirliği yapmaları lazım.

Tam olarak kimi kastediyorsunuz? Hangi azınlığın gücü var ki?

Suriye’deki azınlıklar kim? Aleviler, Dürziler. Kimler Kürtlerle aynı sıkıntıları yaşamışlar ve benzer kaygılara sahipler? Nedir Kürtlerin kaygıları? Sünni bir rejim istemiyorlar. Arap milliyetçisi bir rejim istemiyorlar. Birçok şeye karşılar Kürtler, ama bu talepleri hiç ama hiç de gerçekçi değil. Böyle yaparak kendilerini yalnızlaştıracaklar. Şunu da belirteyim ki bu tutum Kürtlerin ellerindeki her şeyi kaybetmelerine sebep olacak. O nedenle de “Taleplerimizi ılımlı bir seviyeye çekmemiz lazım. Yoksa eldeki her şeyi kaybedeceğiz” demeleri lazım. Kürtler içinde olsun ya da olmasın bu gösteri devam edecek. Bundan  dolayı Kürtlerin akılcı davranıp, makul, vizyonu net, stratejik bir liderliğe ihtiyaç duymaktadırlar.

Amerikan Yönetiminin geçen haftaki mesajı hakkında ne söylemek istersiniz? Kürtlerin de Suriye muhalefeti içinde yer almaları konusunda bir mesajı olmuştu Obama yönetiminin. Ayrıca, Suriyeli Kürtler ne bekleyebilirler ABD yönetiminden?

Suriyeli Kürtlerin hiçbir beklenti içinde olmamaları lazım. Suriye içindeki muhalefetle çalışmaları lazım. Yani uçuşa yasak bölge olmayacak, Suriye Kürtlerine özel bir yardım olmayacak. Suriye Kürtleri ülke içine dönüp, “Kimlerle işbirliği yapabiliriz, kendi haklarımızı almak için hangi guruplarla çalışmamız lazım” şeklinde oturup, düşünmeleri lazım. Bir kez daha söyleyeyim ki Kürtlerin mevcut şartları göz önünde bulundurarak, gerçekçi bir ortak strateji oluşturmaları gerekiyor. Yani Irak Kürtlerine güvenip, bizim haklarımızı sunacaklar demek Kürtleri bir sonuca vardırmayacak. “Biz hiçbir Suriyeli muhalif grupla ortak hareket etmeyeceğiz. Biz Müslüman Kardeşlerle çalışmayacağız. Türkiye varsa, biz yokuz. Arap milliyetçileri varsa, biz yokuz” yaklaşımları doğru değil. Kürtlerin kendi taleplerini değiştirmeleri lazım. Herkesin kabul edeceği,  “Suriye devletinin ismi değiştirilsin. Azınlıkların hakları anayasal güvenceye alınsın” gibi, birçok meşru talebi dillendirmeleri lazım. Kürtlerin ayrıca Suriye içinde çalışmalarını arttırıp, kendileri gibi aynı kaygıları taşıyan gruplarla birlikte hareket etmeleri lazım.

Bazı Kürt yazarları sizi sert bir şekilde eleştiriyorlar, Kürtlerin rolünü çok azımsıyor diye…

Bu tür eleştirilerin benim için hiç önemi yok ve üstüme de almıyorum. Ben Kürt avukatı ya da savunucusu değilim. Kim ne yazıyor, ne diyor pek de umursamıyorum. Ben bir analist ve akademisyenim. Kürdoloji çalışmalarının en kötü yanlarından bir tanesi de her şeyin hemen kişisel bir duruma dönüşmesi ve sanki Kürtlerin savunucusu olmalıymışsın noktasına çekilmesi! Demin de dediğim gibi ben kimsenin savunucusu değilim. Kürtlerin halen olaylara  bu şekilde bakması çok büyük bir ayıp. Baas’çı bakış açısıyla insanları düşman ya da sadık dost olarak ayırmaları çok acı. Kim ki Kürtleri eleştirsin hemen düşman ilan ediliyor!

Elbette ki ben bu anlamda düşünmüyorum. Siz Kürtlerin rolü konusunda biraz ekstrim düşünmüyor musunuz? Kürdoloji çalışmalarında yer alan birçok kişi de Kürtlerin Suriye’de, Türkiye’de vb. oynayacakları çok önemli rolün olduğunu düşünüyorlar.

Şu an için o rolü oynamıyorlar. Elbette ki Kürtlerin oynayacağı önemli rol var, hem yapıcı bir rol hem de yıkıcı. Benim gördüğüm Kürtlerin yapıcı bir rolden ziyade oyun bozan durumunda oldukları. Maksimalist talepleri var ve uzlaşmacı bir tavır sergilemiyorlar. Bana göre bu oyun bozucu, şımarık bir tutum. Bence daha yapıcı bir tutum sergilemeleri lazım. Demin de dediğim gibi, benim kimseyi tatmin etme gibi bir kaygım yok çünkü ben bilim adamıyım ve aksi bir tavır tarafsızlığıma gölge düşürür. Öte yandan, birçok kişi de yazdıklarımın harika şeyler olduğunu düşünüyorlar. Yani benim kendimi kimseye beğendirmek gibi bir kaygım yok. Bunları söylüyorum çünkü gözlemlediğim şey Kürtlerin kendilerine aşırı bir rol biçtikleri, kendilerini çok önemli gördüklerini ve çok ileri gittikleri. Ben ortada çok önemli bir fırsat olduğunu düşünüyorum ve bu fırsatı çok akıllıca kullanıp ya da çarçur etmek, Kürtlere bağlı ki bu da sürekli dediğim gibi bir strateji gerektiriyor.

Türkiye’ye dönersek. Kürt siyasi tutuklularının açlık grevleri sona erdi. Birçok kişi ölümler olmadan açlık grevlerinin sona erdirilmesini olumlu buluyor. Genel olarak Türkiye’deki Kürt sorunu ile ilgili ne düşünüyorsunuz?

Erdoğan seçimlere kadar Kürtler için hiçbir şey yapmayacak. Bir taraftan Kürtlere söz veriyor, Öcalan’la görüşeceğim, PKK ile müzakere edeceğim diye. Ama ben bunları yerine getireceğini düşünmüyorum. Seçimler yaklaştıkça milliyetçi tabana mesajlar vermek zorunda ki PKK’ye teslim olmadığını göstersin. Ayrıca, Suriye krizinin devam etmesi de Kürt sorununa yardımcı olmayan bir etken. Ben bu yapılanları zaman kazanmaya yönelik taktikler olarak görmüyorum. Zaten Kürt sorununda somut olarak atılan bir adım da yok. Birkaç dil kursu ve Kürtçe yemek tarifi dersleri, bu ne? Ben bu durumu, ne yazık ki uzun süre devam edecek bir dizi filminin bir bölümü olarak görüyorum açıkçası. Türkiye’deki Kürt sorunu çözülmeyinceye kadar Suriye’deki Kürt sorunu devam edecek, Irak’taki Kürt sorunu devam edecek. Çözümün Türkiye’den başlaması lazım, buradaki sorunun çözüme ulaşması lazım. Ama  Türkiye’deki Kürt Sorununun çözümü konusunda bir umut görmüyorsunuz galiba.

Hayır, umut görmüyor değilim. Zaten hiç umut görmesem bu yaptığım işi bırakırım. Ama mevcut şartlarda da pek de iyimser olduğum söylenemez. Gönül ister ki daha iyimser olabileyim. Ama Ankara’da ki mevcut hükümete baktığımda beni daha iyimser yapacak, ileri doğru adım atılacağı konusunda belirtiler göremiyorum.

Örneğin yeni anayasa konusu. Emin bile değilim anayasa değişecek mi diye! İkinci olarak da zihniyet meselesi. Sen Kürtleri sadece İslami bir sorun olarak kabul etmeye devam edemezsin. Tamam, ortak bir Müslümanlık kökeni var ve Kürtler de Türkiye toplumunun bir parçası ama bu etnik sorun. İnsaf yani! Kürt sorunu bir etnik sorun. Bu sorunu, yani Kürtlerin kimlik sorununu, Sünni çoğunluğun bir parçası ekseninde değil de, etnik temelde çözülmesi gereken bir sorun olarak görmeyinceye kadar bu problem çözülmez.  Bundan dolayı umutlu olmaya çalışsam da olamıyorum çünkü hükümetin gittiği yolu doğru bulmuyorum. Çünkü Türkiye’deki Kürt sorununun en önemli boyutunu, yani etnik boyutunu yok sayarak bir yere varmazsın. Tabi ki olayın sosyo-ekonomik boyutu da var. Bunu yok saydığım sanılmasın. Tabi ki Kürtlerin yaşadığı bölgenin kalkındırılması vb. adımların atılması lazım. İnsanlara iş sözü verip, bunu da yapmayıp sadece Kürtçe yemek tarifi derslerini televizyonda yayınlayıp, insanlara “hadi Kürtler mutlu olun” diyemezsin!

Hükümetin Kürtçe savunma hakkı konusunda düzenleme yaptığı konusunda neler söylemek istersiniz?

Bence sorunun çözümünde  en önemli şey bu tür pratik adımların atılması. Anayasanın değiştirilmesi, örneğin, önemli bir adim olur. Hükümetin güven aşılayıcı adımlar atması lazım. İçinde İlle de PKK ile müzakere ediyorum, o nedenle de ciddiyetimi böyle adımlarla gösteriyorum türü bir yaklaşım şart değil. Bana göre Kürt sorununu çözümü konusunda ciddiyeti gösterecek yeterince güven inşa edici, önemli, somut adımlar atılmış değil hükümet tarafından.

Peki Kürtler hükümeti bu bahsettiğiniz güven aşılayıcı adımları atmaları konusunda cesaretlendirmek için ne yapabilirler?

Ateşkes! Bu PKK durmalı, ateşkes ilan etmeli. Bu şekilde köyleri bombalamaya devam edemezsin. Ortada kızgınlık ve hayal kırıklığı var bunu anlayabiliyorum. Ama mutlaka ateşkes ilan edilmeli. Bazı ılımlı BDP’Ii siyasetçiler ve çok seçkin Kürt liderleri var Türkiye’de, uzlaşmanın bilincinde olan ve diyalog başlatmaya hazır olan. Ama hepsinden önemlisi silahların durması ve ateşkes ilan edilmesi.

PKK, üyeleri özgürce topluma entegre edilirlerse ve genel af ilan edilirse silahları bırakırım şeklinde bir açıklama yapmıştı. Ama hükümetin gündeminde böyle bir düşünce yok.

Evet biliyorum. Biraz önce de söylediğim gibi kısır döngü gibi. Hem müzakereye gel diyeceksin, hem de hiçbir hak vermeyeceksin. Bunu söylemekten hiç hoşlanmıyorum ama her iki tarafta pes ettiğinde, ya da kaybedeceğini anlayıncaya kadar devam edecek bu durum. Tabi ki Suriye’deki durum da önemli bir etkide bulunacak sorunun çözümüne. Ama demin de dile getirdiğim gibi ne yazık ki pek de umutlu değilim mevcut durumdan.

Bir de şu soru var; PKK Hizbullah gibi olacak mı? Yani terörist bir örgüt o kadar toplumun içine girmiş ki, artık kimin terörist, kimin yerel yönetimleri kontrol eden yasal yönetici olduğunu ayırt edemiyorsun. Bu durum böyle devam ettiği sürece PKK’nin Hizbullahlaşması süreci riski ile karşı karşıya kalabilir. Bir başka deyişle, PKK’nin zaten her yerde bulunması yani ki bu durumda mecburen PKK ile oturmak zorunda kalacak hükümet. Daha önce de belirttiğim gibi düşünce yapısının ve zihniyetin değişmesi gerek. Hükümetin bu sorundan yani Kürtlerin Sünni toplumuna entegre edilmesi gerektiği bakış acısından kurtulması lazım.  Bu, olayın bir parçası olabilir ama asla tamamı değil. Olay bu noktada tıkanmış bir vaziyette.  Ayrıca, PKK de eylemelerini durdurmalı.

Öyle görünüyor ki hükumetin böyle devam ettikçe, yani “bir adim ileri, iki adim geri” yaklaşımında olduğu surece PKK daha da güçleniyor.

Evet, PKK daha fazla taban kazanıyor. Bunun aksini söylemeyeceğim. PKK ayrıca Suriye’de de şüphe götürmez bir şekilde güç kazanıyor. Güçlenen Kürt Ulusal Konseyi (KNC) değil, PKK!

Ayrıca sunu da belirteyim ki su an Türkiye bir çok çevrenin eleştiri odağı durumunda. Kürtlerin bu durumu akılcı bir şekilde kullanmaları lazım. Eğer Türkiye Kürtlerinin yerinde olsam bu durumdan en etkin bir şekilde faydalanmaya bakardım. Bunun için de meşru kanalları kullanmak zorundasınız. Çünkü bu bir kısır döngü! Şiddet yöntemlerini ne kadar çok kullanırsanız, insanların gözünde “Türkiye’nin de bu şiddete cevap verme hakki var” seklinde bir anlayış öne çıkar. Türkiye Kürtlerinin elinde Avrupa Birliği gibi bir imkan var, öne çıkarabileceğiniz meşru kurumlarınız var.  Kürtlerin kendilerini yeni bir şekilde örgütleyip, lobi faaliyetlerine ağırlık vermeleri lazım. Örneğin, Irak Kürtleri çok iyi bir lobi ağına sahipler. Bu sayede kendi menfaatlerini en iyi şekilde koruyabiliyorlar. Demek istediğim o ki yapılabilecek bir suru şey var, etkin olarak kullanılabilecek bir sürü yöntem var. Kürtlerin şiddetin arkasına sığınmayı bırakıp bu bahsettiğim yöntemlere önem vermeleri gerekir…

Denise Natali Kimdir?

Dr. Denise Natali Washington’da bulunan National Defense University, Institute for National Strategic Studies enstitüsünde (Ulusal Savunma Üniversitesi, Ulusal Stratejik Çalışmalar Enstitüsü) başkanlığını yürüttüğü Minerva Bölümü’nde Irak’taki federalizmin politik ekonomisi ve bölgesel enerji sektörü politikaları üzerine çalışmalar yürütmekte.

Dr. Natali uzun seneler Irak, Türkiye, İran ve Suriye’nin Kürt bölgelerinde yaşadı ve detaylı araştırmalarda bulundu ve Kürt siyaseti, ekonomisi ve kimliği üzerine birçok çalışma hazırladı.

“The Kurds and the State: Evolving National Identity in Iraq, Turkey and Iran adlı eseri 2009 yılında Avesta Yayınevi tarafından “Kürtler ve Devlet: Türkiye ve İran’da Ulusal Kimliğin Gelişmesi” ismiyle İstanbul’da yayınlandı.

Dr. Natali doktorasını Pennsylvania Üniversitesi’nin Siyaset Bilimleri bölümünden, yüksek lisansını ise Columbia Üniversitesi’nin Uluslararası İlişkiler bölümünden elde etti. İngilizcenin yanı sıra Fransızca, Kürtçe bilmekte ve belli düzeyde Farsça da konuşabilmektedir.